Kırılan Ama Tükenmeyen Onulmaz Yaraların Yanında Yaşamayı Öğrenme

 

 


   

Kırılan Ama Tükenmeyen

Onulmaz Yaraların Yanında Yaşamayı Öğrenmek

Bazı yaralar kapanmak için değil, taşınmak için orada dururlar.

Giriş: İyileşme Bir Dönüş Değildir

Evet biraz uzak kaldım okurlardan ve kendimden. Bir önceki haftanın yoğunluğu kendimi dinlemeyi biraz olsun öteledi ve özletti. Ve yolculuklarda ve sonrasında olan bazı kavramlar bende kaldı yaralar gibi. Bazı yaralar iyileşmez. Zamanla kabuk bağlar, gündelik hayatın gürültüsü altında görünmez hâle gelir; ama dokunulduğunda hâlâ acıtır. Bir eşini, bir çocuğunu, bir yurdunu, sırdaşını kaybetmiş olan kişiye “geçer, unutursun” demek, onun yaşadığı şeyi küçültmekten başka bir işe yaramaz. Psikoloji literatürü uzun yıllar “iyileşmeyi” kaybın öncesindeki “normale” geri dönüş gibi tarif etti. Klinik gözlem ve araştırmalar ise bize farklı bir gerçeği gösteriyor: bazı kayıplar, ayrılıklar ve kopuşlar insanı eski hâline döndürmez. Asıl soru “Bu yara nasıl kapanır?” değildir çünkü yaralar kapanmaz aynı kapıya vurulan çiviler gibi çıkarsanız da izi kalır, “Bu yara ile birlikte nasıl yürünür, nasıl sevilir, nasıl bir hayat kurulur?” sorusudur.

Bu yazıda kırılmanın üç farklı dilini -felsefenin, modern psikolojinin ve Sufi düşüncesinin dilini- yan yana getirmeye çalışacağım. Amaç bu üç alanı birbirine indirgemek değil; aynı insanlık hâline, kırılmaya, farklı pencerelerden, köşelerden  bakıldığında neyin görünür olduğunu göstermektir.

I. Felsefi Çerçeve: Acının Anlam Taşıyabilmesi

Viktor Frankl, toplama kampı deneyiminden süzdüğü logoterapi yaklaşımında, insanı yıkanın acının kendisi değil, acının anlamsız kalması olduğunu öne sürer; bir kişi neden çektiğini bir anlama bağlayabildiğinde, en ağır koşullarda bile bir iç direnç kurabilmektedir (Frankl, 2006). Bu önerme, kaybı veya acıyı meşrulaştırmak ya da güzellemek değildir; tersine, acının varlığını inkâr etmeden onunla birlikte bir yön bulma çağrısıdır.

Irvin Yalom da varoluşçu psikoterapi geleneğinden hareketle, ölüm kaygısının bastırılarak değil, bilince alınarak hayatın daha doygun yaşanmasına hizmet edebileceğini tartışır; ona göre ölümlülüğün farkındalığı insanı felç etmek zorunda değildir, aksine ertelenen şeyleri görünür kılarak hayata yoğunluk katabilir (Yalom, 2008). Felsefi bakış, kırılmayı bir arıza değil, insan olmanın yapısal bir bileşeni olarak ele alır.

II. Psikolojik Çerçeve: Yas, Bağlanma ve Anlamın Yeniden Kurulması

John Bowlby'nin bağlanma kuramı, kayıp yaşantısını bir kişinin içsel çalışma modellerinin -kendisine, dünyaya ve yakınlarına dair temel beklentilerinin- sarsılması olarak ele alır; bağlanma figürünün kaybı, sadece duygusal değil, bilişsel ve davranışsal düzeyde de bir yeniden örgütlenme gerektirir (Bowlby, 1980).

J. William Worden'ın yas danışmanlığı modeli, yası dört “görev” üzerinden tanımlar: kaybın gerçekliğini kabul etmek, acının duygusal ağırlığını işlemek, kaybedilen kişinin/durumun yokluğunda dünyaya yeniden uyum sağlamak ve kaybedilenle yeni, dönüştürülmüş bir bağ kurmak -onu unutmak değil, ona içsel olarak başka bir yer açmak (Worden, 2018). Bu son görev, “vazgeçme” değil “yer değiştirme” fikrini taşır.

Margaret Stroebe ve Henk Schut'un ikili süreç modeli, yasın doğrusal aşamalar hâlinde ilerlemediğini, kişinin kayıp-odaklı acı ile iyileşme-odaklı gündelik hayat arasında salındığını gösterir; bu salınımın kendisi patolojik değil, uyumlu bir baş etme biçimidir (Stroebe & Schut, 1999). Robert Neimeyer ise yası bir anlam yeniden inşası süreci olarak okur: kişi, kaybı kendi hayat hikâyesine -kimliğine zarar vermeyecek, ama onu da yok saymayacak bir biçimde- dokumayı öğrenir (Neimeyer, 2001).

Richard Tedeschi ve Lawrence Calhoun'un travma sonrası büyüme kavramı, bazı kişilerin ağır kayıp ve travma sonrasında daha yakın ilişkiler, yeni olasılıklara açıklık, kişisel güç hissi, manevi derinleşme ve hayata dair takdir duygusunda artış bildirdiğini gösterir (Tedeschi & Calhoun, 2004). Burada önemli bir uyarı var: travma sonrası büyüme, travmanın “iyi bir şey” olduğu ya da herkesin büyüyeceği anlamına gelmez; büyüme, acının yanında, acıya rağmen ortaya çıkabilen bir ihtimaldir, acının yerine geçen bir telafi değildir.

III. Sufi Çerçevesi: Kırık Kalp Bir Kapı Olabilir mi?

Klasik Sufi düşüncesinde “kırık kalp” (inkisâr) salt bir kayıp veya zayıflık değil, bazen kişiyi kibrinden, hırsından ve nefsanî perdelerinden arındıran bir hâl olarak da okunur. Ki bu benim yazdığım kırık kalp sendromundan tamamen olmasa da farklı bir yapıdır. Annemarie Schimmel, İslam tasavvufunun manevi seyrinde fakr (yoksunluk, kendinden boşalma) hâlinin bir eksiklik değil, bir açılma kapısı sayıldığını gösterir; kişi ne kadar “boşalırsa” o kadar alıcı hâle gelir (Schimmel, 1975). Bu yaklaşım kırılganlığı yüceltmek için değil, kırılganlığın insanı tükenmeye değil bir başka derinliğe taşıyabileceğini göstermek için anlamlıdır.

Mevlânâ'nın Mesnevî'sinin açılış hikâyesi -kamışlıktan kesilip ney hâline getirilen kamışın hikâyesi- bu konuda en bilinen Anadolu metaforudur: kamış, kesildiği, içi boşaltıldığı ve delindiği için ses verebilir hâle gelir, hele bir de ısıtılırsa; ayrılığın acısı, onu sessiz bir bitki olmaktan çıkarıp bir sesin, bir müziğin kaynağı yapar (Nicholson, 1925-1940). Burada kırılma, ses vermenin önkoşulu olarak görülür -acının yüceltilmesi değil, acının bir ifade ve bağlantı biçimine dönüşebileceğinin anlatımı.

Sabır, rıza ve tevekkül kavramları da bu çerçevede pasif bir teslimiyet değil, değiştirilemeyen karşısında aktif bir konumlanma biçimidir. Marsha Linehan'ın diyalektik davranış terapisinde geliştirdiği “radikal kabul” kavramı, değiştirilemeyecek bir gerçekliğe direnmenin ek bir acı katmanı yarattığını, kabulün ise -teslim olmak değil, gerçekliği olduğu gibi görmek anlamında- acının kendisini daha taşınabilir kıldığını öne sürer (Linehan, 1993). Burada bir uyarı gerekir: rıza ve kabul, haksızlığa, istismara veya değiştirilebilir bir kötülüğe razı olmak anlamına gelmemelidir; bahsedilen, değiştirilemeyen kayıp ve sonluluk karşısındaki bir iç tutumdur.

IV. Doğu-Batı Sentezi: Düzeltilemeyen Ama Taşınabilen

Japon kintsugi sanatında kırılan bir çanak, çatlakları gizlenerek değil, altın yaldızla belirginleştirilerek onarılır; ortaya çıkan nesne öncekiyle aynı değildir, ama kırığını taşıyan, kırığıyla birlikte yeniden bir bütün olan başka bir nesnedir. Bu, bir klinik teori değil, kültürel bir metafordur; ama Frankl'ın anlam arayışıyla, Worden ve Neimeyer'in yas çalışmasıyla, Mevlânâ'nın ney hikâyesiyle aynı sezgiyi paylaşır: bütünlük, izleri silmekle değil, izleri taşıyabilecek yeni bir biçim bulmakla mümkün olur.

V. Vaka Örnekleri

Aşağıdaki dört örnek, gerçek bir danışana veya kişiye ait değildir; mesleki gözlemlerden ve literatürden süzülmüş, gizlilik ilkesi gözetilerek oluşturulmuş kurgusal/karma vinyetlerdir. Amaç, yukarıda anlatılan kuramsal çerçevelerin gündelik hayatta nasıl bir karşılık bulabileceğini somutlaştırmaktır.

1. Vefatla Kayıp: Salınımı Kabul Etmek

Elli beş yaşındaki bir kadın, eşini ani bir kalp krizi sonucu kaybettikten aylar sonra danışmanlığa başvurur. Bir gün evi düzenleyip işine devam edebilirken, ertesi gün eşinin gömleğinin kokusuyla yere çöker. Kendini “dengesiz” ve “başarısız yas tutan biri” olarak tanımlar. Stroebe ve Schut'un ikili süreç modeli burada rahatlatıcı bir çerçeve sunar: kayıp-odaklı acı ile gündelik hayata dönüş arasındaki bu salınım, bir bozukluk değil, yasın kendi doğal ritmidir. Worden'ın dördüncü görevi -eşiyle yeni, dönüştürülmüş bir bağ kurmak- zamanla, onun anısını bir yük değil bir eşlik biçimi olarak taşımasına; sabrı ise her gününü “bitirmesi gereken bir sınav” değil, “yaşanması gereken bir gün” olarak görmesine yardımcı olur.

2. Ayrılık: Kimliği Yeniden Yazmak

On iki yıllık evliliği sona eren bir erkek, boşanma sürecinde “ben kimim, eğer eş değilsem” sorusuyla boğuşur. Bağlanma figürünün kaybı, sadece bir ilişkinin değil, bir kimlik çerçevesinin de sarsılmasıdır (Bowlby, 1980). Neimeyer'in anlam yeniden inşası yaklaşımı burada işe yarar: terapötik süreç, ayrılığı “başarısızlık” anlatısından çıkarıp, kişinin hayat hikâyesinin bir parçası, ama tek tanımlayıcısı olmayan bir bölüm olarak yeniden konumlandırmasına alan açar. Sufi gelenekteki rıza kavramı da burada, ilişkinin bitişine “razı olmak” değil, değiştirilemeyen bir gerçeklik karşısında kendini yıpratan bir iç savaşı bırakmak anlamında devreye girer.

3. Göç: İki Dünya Arasında Kalmak

Yirmili yaşlarının sonunda yurt dışına yerleşen bir kadın, yıllar sonra hem geldiği yere hem gittiği yere ait hissetmediğini fark eder. John Berry'nin kültürlenme (acculturation) modeli, göçmenin ayrılma, asimilasyon, bütünleşme veya marjinalleşme gibi farklı uyum stratejileri arasında salındığını gösterir; her biri farklı bir kayıp ve kazanım dengesi taşır (Berry, 1997). Bu kadının yaşadığı “kök kaybı” duygusu, ne geride bıraktığı yeri idealize ederek ne de yeni yeri zorla “yurt” ilan ederek çözülmez; iki dilde, iki kültürde, iki ait olma biçiminde aynı anda yaşamayı öğrenmesiyle hafifler -tam bir füzyon değil, taşınabilir bir ikili aidiyet.

4. Yabancılaşma: Kendine Dönüş

Yıllarca “herkesin beklediği kişi” olmaya çalışan bir genç, bir gün aynada kendini tanımadığını fark eder. Melvin Seeman'ın yabancılaşma kavramsallaştırması, bu hâli güçsüzlük, anlamsızlık, kuralsızlık, soyutlanma ve kendine yabancılaşma olmak üzere beş boyutta tarif eder (Seeman, 1959); burada belirgin olan boyut, kendi arzu ve değerlerinden kopmuş olmaktır. Kristin Neff'in öz-şefkat kavramı -kendine bir yabancı gibi değil, zor bir dönemden geçen sevilen biri gibi davranma tutumu- bu gence kendine dönüş için bir köprü sunar (Neff, 2003); Sufi dildeki nefis terbiyesi kavramı da burada cezalandırıcı değil, sabırlı ve aşamalı bir kendiyle yeniden tanışma süreci olarak okunabilir.

Sonuç: Kırılmış İnsan Yeniden Nasıl “İnsan” Olur?

Bu dört vinyet ve onların arkasındaki kuramsal çerçeveler, ortak bir sezgide birleşiyor: iyileşme, kayıp öncesi hâle geri dönüş değildir. Frankl'ın anlam arayışı, Worden ile Stroebe ve Schut'un yas çalışması, Neimeyer'in anlam yeniden inşası, Mevlânâ'nın ney metaforu ve Sufi gelenekteki sabır-rıza-tevekkül üçlüsü, hepsi aynı yöne işaret eder: kırılan insan, eski bütünlüğüne dönerek değil, kırığını taşıyabilecek yeni bir bütünlük kurarak yeniden “insan” olur. Bu yeni bütünlük, kırığı gizlemez; kintsugi'deki altın yaldız gibi, onu görünür kılar ve ona bir anlam, bir biçim, bazen de bir ses verir.

Bazı yaralar gerçekten iyileşmez. Ama insan, o yarayla birlikte yine sevebilir, yine üretebilir, yine bir başkasının yanında durabilir. Belki de sorulması gereken soru hiçbir zaman “Bu acı ne zaman bitecek?” olmadı; “Bu acıyla birlikte nasıl bir hayat kurabilirim?” oldu.

Bu yazı, ağır bir yas, kayıp veya kopuş yaşıyorsanız profesyonel desteğin yerini almaz. Böyle bir süreçteyseniz, bir psikolojik danışman veya ruh sağlığı uzmanından destek almak, bu yolu tek başına yürümek zorunda olmadığınızı hatırlamanın en güvenli yollarından biridir. Sefa ile…

Kaynakça

Berry, J. W. (1997). Immigration, acculturation, and adaptation. Applied Psychology, 46(1), 5–34.

Bowlby, J. (1980). Attachment and loss, Vol. 3: Loss, sadness and depression. Basic Books.

Frankl, V. E. (2006). Man's search for meaning. Beacon Press. (Orijinal eser 1946 yılında basılmıştır.)

Linehan, M. M. (1993). Cognitive-behavioral treatment of borderline personality disorder. Guilford Press.

Neff, K. D. (2003). Self-compassion: An alternative conceptualization of a healthy attitude toward oneself. Self and Identity, 2(2), 85–101.

Neimeyer, R. A. (2001). Meaning reconstruction and the experience of loss. American Psychological Association.

Nicholson, R. A. (Çev.). (1925–1940). The Mathnawí of Jalálu'ddín Rúmí. Cambridge University Press.

Schimmel, A. (1975). Mystical dimensions of Islam. University of North Carolina Press.

Seeman, M. (1959). On the meaning of alienation. American Sociological Review, 24(6), 783–791.

Stroebe, M., & Schut, H. (1999). The dual process model of coping with bereavement: Rationale and description. Death Studies, 23(3), 197–224.

Tedeschi, R. G., & Calhoun, L. G. (2004). Posttraumatic growth: Conceptual foundations and empirical evidence. Psychological Inquiry, 15(1), 1–18.

Worden, J. W. (2018). Grief counseling and grief therapy: A handbook for the mental health practitioner (5th ed.). Springer.

Yalom, I. D. (2008). Staring at the sun: Overcoming the terror of death. Jossey-Bass.

 

Prof. Dr. Fikret Gülаçtı

Blog: fgulacti.blogspot.com    Instagram: @fikret_gulacti    E-posta: fikretgulacti24@gmail.com

 

 


WhatsApp'ta Paylaş

Yorumlar

Popüler