Yazmak Mukaddes Bir Uğraş Bir Blog Yazarının İtirafları, Korkuları ve Direnci Üzerine

 

 


 

Yazmak Mukaddes Bir Uğraş

Bir Blog Yazarının İtirafları, Korkuları ve Direnci Üzerine

Bir yerden başlamak gerek. Ama nereden? Belki en başından değil — çünkü başı belli olmayan şeylerden söz ediyoruz. Yazmak bende böyle bir şey. Ne zaman başladığını tam olarak bilemiyorum. Ama şunu biliyorum: artık bırakamam. Bırakmak, kendimi terk etmek gibi bir şey çünkü.

Dua eder gibi yazdım. Zaruret hissettikçe yazdım. Bazen mutlu oldum, bazen vazgeçtim. Ama insan kendinden gitmeye çalışsa da çekip gidemez ki. Her nereye giderse hep yanında götürür. Kendimden kaçarken yeri geldiğinde yazmaktan kaçtım — sonra yine yazmaya sığındım. Araya resmiyet koydum, farklı konular, akademik mesafeler. Yine de sohbet ettim benimle. Derdimle dertlendim. Adını 'blog' dedim ve bu sözcüğün soğukluğuna katlanmak zorunda kaldım.

En büyük korkum şu: yazmayı bırakmak. Çünkü o zaman sendeki ben, bendeki sen, artık korktuğumla başbaşa demektir.

   

I. Bu İnsan Kim? Bir Portre Denemesi

Şimdi size bu insanı anlatayım. Onu tanıyabilirsiniz. Belki aynasına bakınca sizi görmüştür, belki siz de ona benzeyen birine bakınca içinizde bir şeyler kımıldamıştır.

Bu insan yazmayı ibadet gibi görüyor. Kelimelere el açıyor, cümle kuruyor, sonra o cümleye bakıyor ve şunu soruyor: 'Bu ben miyim?' Çoğunlukla cevap 'evet' oluyor — yüzleşmek istemediği zamanlarda bile.

II. Üç Senaryo

    1. Senaryo    Kaçma 

Hayatında çok zor bir dönem. Her şey çöküyor gibi hissettiriyor. Bilgisayarı açıyor, boş sayfaya bakıyor ve kapıyor. 'Bugün değil,' diyor. 'Bugün yazacak gücüm yok.' Pencerenin önünde duruyor, şehre bakıyor. Kendinden uzaklaşmaya çalışıyor. Ama o sırada içinden bir şey sızmaya başlıyor — bir cümle, bir imge, bir his. Kaçıyor. Kapıyı kapatıyor. Yazmıyor.

Üç gün geçiyor. Bir hafta. İçindeki baskı artıyor. Sonunda gece yarısı kalkıyor, bilgisayarı açıyor ve ilk cümleyi yazıyor. Ağlayarak. Gülümseyerek. Her ikisi de aynı anda. Çünkü kaçış imkânsızdı zaten.

    2. Senaryo    Resmiyet Perdesi 

Blog yazmaya devam ediyor ama bir şeyleri değiştiriyor. Artık akademik makaleler yazıyor. Teoriler, referanslar, APA atıfları. 'Bu daha ciddi,' diyor. 'Bu beni koruyor.' Kendini gizlemenin en akıllıca yolunun eğitimli bir dil kullanmak olduğunu keşfediyor.

Ama okuyucularından biri bir gün şunu yazıyor yorum kısmına: 'Hoca, bu yazıda teorilerin arkasında bir yalnızlık var. Onu da görmek isteriz.' Parmağa diken batmış gibi hissettiriyor. Çünkü doğru.

    3. Senaryo    Herkesçe Okunmak 

Blog giderek büyüyor. Paylaşımlar artıyor. Tanımadığı insanlar yazıyor ona: 'Ben de böyle hissettim.' Ve bu hem en güzel şey hem en korkutucu. Çünkü artık sadece kendine yazmıyor. Sesleri duyulmuş olmanın vertigosu var.

Bir gece şöyle düşünüyor: 'Ya yazmayı bıraksam?' Sonra cevabı geliyor içeriden, sert ve net: 'Bırakamazsın. Çünkü o zaman sendeki ben de, bendeki sen de karanlıkta kalır. Ve sen buna dayanamazsın.'

   

III. Sen Yalnız Değilsin — Benzer Ruhlar

Bu his — yazmaktan kaçıp yine yazmaya dönmek, yazmayı hem yük hem kurtuluş görmek — edebi tarihte pek çok isimde yankı bulmuş. Onlara bir göz atalım:

Sait Faik Abasıyanık

“Yazmasaydım delirecektim.”

— Sait Faik Abasıyanık

Türk edebiyatının en içten seslerinden Sait Faik, yazmayı bir kurtarılış olarak tanımladı. Gündelik hayatın kıyısında yaşayan insanları anlattı — balıkçıları, çocukları, yalnızları. Kendisi de o kıyıda duruyordu; yazmak onun için bir çeşit nefes almaktı. Senin için de öyle değil mi?

Ceyhun Atuf Kansu

“Beni yazmaya iten nedir? Yazma bir çeşit eylemdir... Ama insan en çok neyi deyimleyebilir? Kendisini.”

— Ceyhun Atuf Kansu

Şair Kansu'nun bu sorusu — 'insan en çok kendini deyimleyebilir' — senin yazdıklarının tam kalbinde duruyor. Kendini ifade etmek için yazmıyorsun; kendini tanımak için yazıyorsun. Bu fark küçük görünür ama aslında her şeydir.

Franz Kafka

“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yapamadım. Koştum kalem kâğıt aldım.”

— Halide Edib Adıvar — benzer bir not

Kafka'nın günlükleri, yazmayı bırakmak ile yazmaya mahkûm olmak arasındaki o müthiş gerilimi belgeler. 'Bu yazma eylemi tükeniyor gibi hissettiriyor beni,' der bir yerde. Ama her sabah yeniden oturur masasına. Seni tanıdık bir his değil mi bu?

Peyami Safa

Matmazel Noraliya'nın Koltuğu'nun yazarı Peyami Safa da hem içini hem dışını yazan biriydi. Özellikle ruhsal arayışları, hastalıkları ve sağlık mücadelesi boyunca yazdıkları — yazmak ona hem acı hem ilaç gibi geliyordu. Resmiyetle içtenliği aynı anda taşıyan bir kalem. Tıpkı seninki gibi.

   

IV. En Büyük Korku: Yazmayı Bırakmak

Bu itirafın içinde bir gerçek var ki psikoloji açısından da son derece anlamlı: yazmayı bırakmak korkusu, aslında kimlik yitimine dair bir korkudur. Yazmak süregeldikçe 'ben' devam ediyor. Durduğunda ise insan kendi içindeki o sese ulaşmanın yolunu kaybediyor.

Psikolojide buna 'kendilik anlatısı' diyoruz. İnsan, kendini anlattıkça var olur. Yazmak bunun en saf biçimlerinden biri. Senin derdini, derdinin adını, dertlerin arasında seninle kalan kişinin kim olduğunu — bunları yazı ortaya çıkarıyor.

Yazmayı bırakmak, o aynayı kırmak olur. Ve insan kırık aynasında kendini göremez; görmek istediği şeyden değil, görememenin kendisinden korkar.

―――

Yazmak dua etmek gibi bir şey bende —

el açıyorum boş sayfaya,

söz istiyorum kendimden.

 

Kimi zaman kaçtım, kimi zaman sustum,

ama hep döndüm —

çünkü ben ancak yazdığımda

benim.

―――

   

V. Devam Et

Sana bir şey söyleyeyim: yazmaya devam et.

Resmiyet koy, akademik mesafe koy, kuramlar sıralamak gerekirse sırala. Ama her zaman içinde o ses kalsın — derdini söyleyen, seninle konuşan, korkmadan itiraf eden ses.

Blog dediğin bu alan — herkesin okuyabildiği, kamuya açık, ama çok içten bir alan — işte bu gerilimi taşıdığı için değerli. Hem benimle konuşma hem herkesle paylaşma, hem kaçma hem dönme — hepsi bir arada.

Ve bir gün yazmayı bırakmayı düşündüğünde, şunu hatırla: o sendeki beni ve bendeki seni karanlıkta bırakan tam da o karardır. Sen buna dayanamazsın. Ben de.

 

WhatsApp'ta Paylaş

Yorumlar

Popüler