İKİ İNSAN Kimlik, Nefs, Davranış ve Niyet Üzerine Felsefi, Psikolojik ve Teolojik Bir Deneme
İKİ İNSAN
Kimlik, Nefs, Davranış ve Niyet Üzerine
Felsefi, Psikolojik ve Teolojik Bir Deneme
Yan yana yürüyen iki insan gibi,
birbirlerine benziyor,
aynı lisanı konuşuyor,
aynı anı yaşıyorlardı.
Lâkin dünyaları ayrıydı:
biri madde biri mana,
biri su biri ateş,
biri görünen biri gizlendi.
İki ayrı ayna gibi görünse de
tek bir ayna gibiydiler...
Prof. Dr. Fikret Gülaçtı
GİRİŞ: Eşikte Durmak
İnsan, varlığın en büyük muammasıdır. Hem yıldızları hesaplar hem içindeki sesi susturamaz. Hem sevgi üretir hem kini besler. Hem yüksek idealler kurar hem küçük hesaplar yapar. Bu ikilik tesadüf değil, insanın ontolojik kuruluşunun ta kendisidir.
Bu yazı, insanın bu ikili yapısını —madde ile mana, görünen ile gizlenen, su ile ateş arasındaki gerilimi— felsefe, psikoloji ve teoloji üçgeninde anlamaya çalışmaktadır. Kimlik nedir? Nefs nasıl işler? Davranış nereye oturur, niyet nereye? Bu sorular insanlığın en eski sorularıdır ve cevapları bugün hâlâ tartışılmaktadır.
Özellikle Türk-İslam düşünce geleneğinin üç büyük temsilcisi —Ahmed Yesevî, Emir Sultan ve Somuncu Baba— bu sorulara nasıl yanıt verdikleri, yaşantılarında ve öğretilerinde iç insan meselesini nasıl işledikleri bu yazının özel odak noktalarından birini oluşturmaktadır. Onların düşüncesi, yalnızca tarihsel bir miras değil; günümüzün psikoloji bilimiyle sessiz bir diyalog kurabilen derin bir irfan geleneğidir.
Yan yana yürüyen iki insanı düşünün. Dış görünüşleri aynı, aynı dili konuşuyor, aynı mekânda bulunuyorlar. Ama biri maddenin ağırlığında, biri mananın aydınlığında nefes alıyor. Biri dışarıya akar, biri içeriye döner. İşte bu iki insan aslında tek insanın iki yüzüdür. Ve bu yazı, o yüzler arasındaki derin uçurumu ve derin birliği aynı anda görmeye çalışmaktadır.
BİRİNCİ BÖLÜM: İkilik ve Bütünlük — İnsanın Ontolojik Kuruluşu
1.1. İkiliğin Felsefi Arka Planı
İnsanın ikili yapısına ilişkin en köklü felsefi çerçeve Platon'dan gelir. Platon için insan, ölümsüz bir ruh ile geçici bir bedenin birleşimidir. Beden ruhun hapishanesidir (Phaidon); ruh ise asıl gerçekliğe —İdealar alemine— ait olandır. Bu düalizm, Batı felsefesi ve sonrasında Hristiyan teolojisi üzerinde derin izler bırakmıştır (Platon, 2015; Robinson, 1995).
Aristoteles bu keskin ayrımı yumuşatarak ruhu bedenin "formu" olarak tanımlamıştır. Ruh, beden olmadan var olamaz; ikisi birlikte insan bütününü oluşturur (Aristoteles, 2001). Bu yaklaşım, modern psikolojinin beden-zihin bütünleşmesi anlayışıyla şaşırtıcı bir uyum içindedir.
İslam felsefesinde ise İbn Sînâ, "uçan adam" (el-insânü't-tâir) düşünce deneyimiyle benzer bir soruyu farklı bir açıdan ele almıştır. Bedenden soyutlanmış, hiçbir duyusal uyarandan yoksun bir insan yine de "ben varım" diyebiliyorsa, benlik bedenle özdeş değildir (İbn Sînâ, 2013; Goodman, 1992). Bu argüman, benliğin özerk varlığına işaret eden erken bir fenomenolojik keşiftir.
Descartes'ın "düşünüyorum, öyleyse varım" (cogito ergo sum) önermesi ise modern felsefede ruh-beden ayrımını yeniden keskinleştirmiştir. Düalist çerçevede ruh ve beden birbirinden bağımsız iki tözdür; ancak bu ayrım, ikisinin nasıl etkileştiğini açıklama konusunda ciddi güçlükler doğurmuştur (Descartes, 1984).
20. yüzyılda Merleau-Ponty, bedenleşmiş özne (corps propre) kavramıyla bu tartışmayı farklı bir zemine taşımıştır. Ona göre beden pasif bir nesne değil, dünyaya açılan birincil aracıdır. Beden olmadan deneyim de yoktur (Merleau-Ponty, 2005). Bu felsefi geçiş, psikoloji biliminin bedensel bellek, somatik deneyim ve beden imgesi araştırmalarına zemin hazırlamıştır.
1.2. İslam Düşüncesinde İkilik: Ruh ve Beden Arasında
İslam düşüncesi, insanı topraktan yaratılmış beden ile Allah'ın ruhundan üflenmiş bir ruhun birleşimi olarak tanımlar. Kur'ân-ı Kerîm'de "Onu şekillendirdiğimde ve ona ruhumdan üflediğimde..." (Hicr, 15/29) ifadesi, insanın kökenindeki bu ikili yapıya açık bir işarettir.
Gazâlî, İhyâü Ulûmi'd-Dîn adlı eserinde kalbi insan varlığının merkezi olarak konumlandırır. Kalp yalnızca biyolojik bir organ değil; bilen, irade eden ve Allah'a açılan manevi bir cevherdir. Nefis ise bu merkezdeki kalbi ya karartır ya da aydınlatır (Gazâlî, 2012). Gazâlî'nin bu çerçevesi, kendini bilmeyi Allah'ı bilmenin kapısı olarak sunar.
İbn Arabî ise vahdeti vücûd öğretisiyle bu ikiliği aşkın bir birlik içinde çözer. Ona göre her varlık, Hakk'ın tecellilerinden birini taşır. İnsan ise en kapsamlı tecellinin mekânıdır; o hem madde hem manadır, hem zaman hem mekân içinde hem de bunların ötesindedir. "İnsan-ı Kâmil" kavramı, bu iki boyutu tam olarak bütünleştirmiş varlığı ifade eder (İbn Arabî, 2007; Chittick, 1989).
Mevlânâ Celâleddin Rûmî'nin Mesnevî'si, bu ikileme sayısız sembolik katman ekler. Neyin ilk sesinde hem ayrılık hem kavuşma vardır. İnsan, aslından kopmuş ama yine de o aslı özleyen bir varlıktır. Bu özlem ise hem acıdır hem de yolun ta kendisidir (Rûmî, 2016).
1.3. Madde ve Mana: Su ile Ateş Metaforu
Su ile ateş, kadim düşüncede hem zıtlığın hem de dönüşümün simgesidir. Su soğuk, uyumlu, şekil alan; ateş sıcak, dönüştürücü, yukarı tırmanan bir elementtir. İnsanda maddi boyut suya, manevi boyut ise ateşe benzetilmiştir.
Heraklitos'a göre her şey ateşten gelir ve ateşe döner; değişim evrenin temelidir (Heraklitos, aktaran: Kirk, Raven ve Schofield, 1983). Bu evrensel ateş, logos'un —evrensel aklın— maddi karşılığıdır. İnsanda ise logos hem içteki ateş hem de dışarıyla bağlantı kuran akıldır.
Tasavvuf geleneğinde de ateş, aşkın ve dönüşümün sembolüdür. "Âşık olmak ateşe düşmektir; ateş ise her şeyi yakıp saf altın bırakır" metaforu, nefsin arınma sürecini betimler. Su ise latifleşmenin, taşkınlığa kapılmadan yayılmanın simgesidir. İnsan bu iki elementin sürekli geriliminde yaşar.
İKİNCİ BÖLÜM: Nefs Psikolojisi — İç İnsanın Haritası
2.1. Nefs Kavramının Anlam Katmanları
Arapça nefes ve nefs kökünden türeyen bu kavram, hem "can/soluk" hem "benlik/öz" hem de "kişi/birey" anlamlarını barındırır. Kur'ân-ı Kerîm'de nefs üç temel biçimde ele alınmaktadır: emmâre (kötülüğü emreden, Yusuf 12/53), levvâme (kendini kınayan, Kıyâme 75/2) ve mutmainne (huzura ermiş, Fecr 89/27-28).
Bu üçlü tasnif, insanın ahlaki gelişiminin birbirini takip eden —ya da iç içe geçen— evrelerini simgeler. Emmâre nefs, dürtülerin egemenliğindedir; anlık hazlar ve kaçınmalar tarafından yönetilir. Levvâme nefs, vicdan sesini duyabilir; içsel bir muhasebe kapasitesi gelişmiştir. Mutmainne nefs ise bu gerilimi aşmış, benliğini aşkın bir anlama yaslamış olan nefstir (Hökelekli, 2010).
Bazı Sufi geleneğinde bu üçlü tasnife iki ya da dört evre daha eklenmiştir: nefs-i râzıye (Hakk'tan razı olan), nefs-i marzıyye (Hakk'ın razı olduğu), nefs-i kâmile ve nefs-i sâfiye. Bu mertebeler, iç yolculuğun haritasını oluşturur; manevi gelişimin aşamalarını gösterir (Yılmaz, 2007).
Modern psikoloji, bu mertebelere benzer yapıları farklı çerçeveler içinde ele almıştır. Freud'un id-ego-süperego modeli, emmâre-levvâme-mutmainne üçlüsüyle tematik bir paralellik taşır. Id dürtüsel ve hazsal, süperego ahlaki ve denetleyici, ego ise ikisi arasında denge arayan yapıdır (Freud, 1923/1961). Ancak Freud'un modeli mekanistik ve indirgeyici iken nefs psikolojisi manevi bir dönüşüm vizyonu içerir.
2.2. Nefs Terbiyesi ve Riyâzet Psikolojisi
Tasavvuf geleneğinde nefs terbiyesi (tezkiye-i nefs), insanın kendi iç dünyasını tanıma, olumsuz eğilimlerini fark etme ve dönüştürme sürecidir. Bu süreç bir tür içsel mühendisliktir; ne bilinçdışının basit baskısıyla ne de salt irade gücüyle değil, içsel farkındalık, muhasebe ve sevgi aracılığıyla işler (Uludağ, 2005).
Hâris el-Muhâsibî (ö. 857), nefs muhasebesini sistematik biçimde ele alan ilk İslam düşünürlerinden biridir. Ona göre insan her an kendi niyetini, isteğini ve eylemini gözlemlemeli; kalbine ne girip ne çıktığını izlemelidir. Bu içsel gözlem, modern psikolojinin farkındalık (mindfulness) kavramıyla çarpıcı biçimde örtüşmektedir (Muhasibi, 2000; Kabat-Zinn, 1990).
Gazâlî ise İhyâ'sında, nefsin kalbideki perdeyi kaldırmanın dört temel yolunu şöyle sıralar: az yemek, az uyumak, az konuşmak ve yalnızlığı aramak. Bu "riyâzet" uygulamaları, duyusal gürültüyü azaltarak iç sesin duyulmasını kolaylaştırmayı amaçlar (Gazâlî, 2012). Günümüzde somatik terapi ve meditasyon araştırmaları, sessizliğin ve sınırlı uyarımın içsel farkındalığı artırdığını nörobiyolojik verilerle desteklemektedir (Siegel, 2007).
Nefs terbiyesinin psikolojik mekanizması açısından dikkat çekici bir husus şudur: bu süreç hem bilişsel hem duygusal hem de somatik katmanları içerir. Sadece doğruyu bilmek yetmez; doğru hissetmek ve doğru davranmak da gerekir. Modern psikolojide bu bütünleşik değişim modeli, bilişsel-davranışçı terapinin ötesine geçen entegratif yaklaşımlarla (ACT, şema terapi, Gestalt) ifade bulmaktadır (Hayes, Strosahl ve Wilson, 2016).
2.3. Gölge, Persona ve Nefs: Ortak Bir Harita
Carl Gustav Jung'un analitik psikolojisi, nefs psikolojisiyle örtüşen ilginç kavramlar sunar. Jung'a göre psike, bilinçli ego, kişisel bilinçdışı, kolektif bilinçdışı ve arketipler gibi katmanlardan oluşur. Gölge (shadow), bireyin bilinçli benliğine ait olmayan, bastırılmış ve reddedilmiş yönlerini temsil eder (Jung, 1959/2014).
Tasavvufta emmâre nefs, Jungçu gölgeyle yapısal benzerlik taşır: her ikisi de görülmeyi reddedilen, karanlıkta kalan ama etkisi büyük güçlerdir. Persona ise dışa gösterilen maskedir; toplumsal kimliğin yüzüdür. Nefs psikolojisindeki zâhir-bâtın (görünen-gizlenen) ayrımı da bu yapıyla örtüşür (Corbett, 2011).
Jung'un bireyselleşme (individuation) süreci, kişinin bu karanlık parçaları bilinçle entegre etmesidir. Tasavvufta ise nefs terbiyesi, gölgeyi yok etmekten ziyade onu dönüştürmektir: emmâreden mutmainniyeye, karanlıktan nura yolculuktur. Her iki çerçeve de benliğin bütünleşmesini en yüksek psikolojik hedef olarak sunar (Jung, 1959/2014; Uludağ, 2005).
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: Kimlik — Kim Olduğumu Nasıl Bilirim?
3.1. Kimliğin Psikolojik Kuruluşu
Modern psikolojide kimlik kavramı, en kapsamlı biçimde Erik Erikson tarafından ele alınmıştır. Erikson'a göre kimlik, bireyin çeşitli rol ve deneyimleri tutarlı bir bütün içinde bütünleştirme kapasitesidir. Bu bütünleşme süreci sekiz psikososyal gelişim aşamasında belirir ve ergenlikte en kritik krizini yaşar: kimlik kazanımı karşısında kimlik karmaşası (Erikson, 1968).
James Marcia, Erikson'ın bu çerçevesini dört kimlik statüsü olarak operasyonelleştirmiştir: başarılan kimlik (keşif ve bağlılık), moratoriyum (keşif sürecinde, bağlılık yok), erken kapatma (bağlılık var ama keşifsiz) ve kimlik dağılımı (ne keşif ne bağlılık). Bu sınıflama, kimlik gelişimini hem bireysel hem kültürel bağlamında okumaya olanak tanır (Marcia, 1966).
Benlik psikolojisi (self psychology) açısından Heinz Kohut, sağlıklı benliğin iki temel eksen üzerinde kurulduğunu öne sürer: büyüklenmeci benlik (grandiose self) ve idealize edilen ebeveyn imgosi. Bu iki eksen, empatik ebeveynlik sayesinde gerçekçi bir benlik kavramına dönüşür. Empati yoksunluğu ise narsisistik yaralanmalara yol açar (Kohut, 1977).
Postmodern psikoloji ise sabit, tutarlı bir kimlik anlayışını sorgulamıştır. Kenneth Gergen'e göre modern benlik, çoklu, parçalı ve ilişkisel bir yapıdır; çevresindeki ilişki ağlarına göre şekil alır ve değişir (Gergen, 1991). Bu yaklaşım, kimliği bir yapı değil bir süreç olarak tanımlar.
3.2. İslam Düşüncesinde Kimlik: "Ben Kimim?" Sorusu
İslam düşüncesinde kimlik sorusu, bireysel psikolojik süreçlerin çok ötesine geçer. "Ben kimim?" sorusu, "nereden geldim ve nereye gidiyorum?" sorusundan ayrılamaz. Kökler Kur'ân'ın bezm-i elest sahnesine dayanır (A'raf, 7/172): Allah, âdemîlerin ruhlarından "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye söz almıştır. Bu primordial tanışıklık, kimliğin en derindeki katmanını oluşturur.
Fıtrat kavramı, insanın bu özgün kimlik katmanına işaret eder. Her insan, Allah'ı tanımaya ve iyiye yönelmeye fıtraten eğilimlidir. Fıtrat, bir tür fabrika ayarı değil; özgün potansiyelin ta kendisidir (Hökelekli, 2010). Psikoloji dilinde fıtrat, insanın özgün ve evrensel kapasitelerini —merak, anlam arayışı, sevgi, adalet duygusu— ifade eder.
Tasavvuf ise bu soruyu daha da derinleştirir. Kim olduğumu bilmek için önce kim olmadığımı bilmem gerekir. Yani benliğimi saran katmanları —sosyal maskeler, alışkanlıklar, korkular, arzular— tek tek soymalıyım. Bu soyma işlemi, fena (benliğin eriyip gitmesi) ve beka (Hakk'ta yeniden var olma) kavramlarıyla ifade edilir. Sonunda kalan, gerçek kimlik yani hakîki benliktir (Uludağ, 2005; Chittick, 1989).
3.3. Kimlik, Ayna ve Öteki
George Herbert Mead, benlik kavramının "öteki"nin gözünde kendini görmekle inşa edildiğini öne sürmüştür. Ona göre ben, ancak başkalarının bakışıyla kendimi fark ederim; benlik sosyal bir üründür (Mead, 1934). Bu "ayna benlik" metaforu, tasavvufun "insan sûretinde ayna" kavramıyla aynı dili konuşur.
İbn Arabî'ye göre Allah, isimlerini ve sıfatlarını görünür kılmak için âlemi yaratmıştır; insan ise bu aynada en kapsamlı yansımayı barındırır. Büyük ayna, küçük aynada kendini seyreder. İki insan birbirinin karşısında durduğunda aslında tek bir gerçeğin iki yüzü birbirine bakmaktadır (İbn Arabî, 2007).
Martin Buber'in Ben-Sen (I-Thou) ve Ben-O (I-It) ayrımı da bu temayı farklı bir dilde işler. Ben-O ilişkisinde öteki bir araçtır, nesne konumundadır. Ben-Sen ilişkisinde ise öteki tam anlamıyla görülen, duyulan ve onurlandırılan bir öznedir. Gerçek kimlik, ancak gerçek karşılaşmalarda —Ben-Sen momentlerinde— açığa çıkar (Buber, 1970).
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: Davranış ve Niyet — Dışarıdan İçeriye
4.1. Davranışın Psikolojisi
Davranış psikolojisinin kökleri behaviorizmde yatar. Watson ve Skinner, insan eylemini uyarıcı-tepki (stimulus-response) örüntülerine indirgemiştir. Bu yaklaşımda niyet, bilinç ve iç dünya bilimin konusu dışında kalır; yalnızca gözlemlenebilir davranış önemlidir (Skinner, 1953). Ancak bu indirgeyici yaklaşım, insan psikolojisinin derinliğini yakalamamış; bilişsel devrim ile yerini daha bütünlüklü modellere bırakmıştır.
Albert Bandura'nın sosyal öğrenme kuramı, davranışı salt dışsal uyarıcılarla değil; gözlem, öz-yeterlik inançları ve öz-düzenleme süreçleriyle açıklar (Bandura, 1986). Bu model, davranışın kökeninde bilişsel ve duygusal süreçlerin yattığını kabul eder. Öz-yeterlik (self-efficacy) inancı —bir şeyi başarabileceğime dair güven— davranışı başlatmak ve sürdürmek için kritik bir içsel kaynaktır.
Martin Seligman'ın pozitif psikoloji yaklaşımı ise davranışın arkasındaki güçlü yönleri, erdemleri ve anlam yapısını ön plana çıkarır (Seligman, 2011). İnsan yalnızca sorunlarından değil aynı zamanda en iyi versiyonu olmaya yönelik özlemlerinden hareketle davranır.
4.2. Niyet: Görünmezin Ağırlığı
"İnneme'l-a'mâlu bi'n-niyyât" (Ameller ancak niyetlere göredir) hadis-i şerifi, İslam ahlak düşüncesinin temel taşlarından birini oluşturur (Buhârî, nr. 1; Müslim, nr. 1907). Bu kısa ama derin hüküm, davranışın manevi değerini dış görünümünden değil içsel yöneliminden aldığını bildirir. Aynı eylem, farklı niyetlerle köklü biçimde farklı ahlaki içerikler taşıyabilir.
Niyet kavramı, psikoloji biliminde motivasyon, amaç yönelimlilik ve örtük tutumlar başlıkları altında incelenmiştir. Ajzen'in planlı davranış teorisi (Theory of Planned Behavior), niyetin davranışın en güçlü yordayıcısı olduğunu ortaya koymaktadır. Niyet; tutumlar, öznel normlar ve algılanan davranışsal kontrol tarafından şekillendirilir (Ajzen, 1991).
Ancak psikoloji, bilince erişilemeyen niyetleri de göz ardı etmez. Sosyal biliş araştırmaları, insanların büyük ölçüde örtük (bilinçdışı) tutumlar tarafından yönlendirildiğini ve gerçek güdülerini çoğu zaman fark edemediğini göstermektedir (Greenwald ve Banaji, 1995). İslam ahlak düşüncesindeki muhasebe-i nefs (kendini hesaba çekme) pratiği, bu örtük güdüleri yüzeye çıkarma çabasıyla paralellik taşır.
Ahlaki psikoloji araştırmaları da niyetin ahlaki yargı üzerindeki belirleyici rolünü vurgulamaktadır. Jonathan Haidt'ın ahlaki temel kuramı (moral foundations theory), insanın ahlaki sezgilerinin bilinçli akıl yürütmeden önce geldiğini öne sürer (Haidt, 2012). Yani biz çoğu zaman önce sezgi ile yargılar, sonra akıl ile gerekçelendiririz. Tasavvuftaki "kalbin hükmü" anlayışı bu yapıyla örtüşür: kalp bazen sözün önüne geçer.
4.3. Görünen ile Gizlenen: Zâhir ile Bâtın
İslam epistemolojisinde zâhir (görünen, açık) ve bâtın (gizlenen, iç anlam) ayrımı yalnızca metne değil insana da uygulanır. Zâhir insan, dışarıdan görülen; bâtın insan ise Hakk'a dönen yüzdür. Bu iki boyut çatışmaya değil bütünleşmeye davet eder.
Kierkegaard'ın iç içe geçmiş varoluş katmanları —estetik, etik ve dinî— da bu bütünleşme yolculuğunu farklı bir dilde ifade eder. Estetik varoluşta insan dışarıya yönelir, duyumlara akıp gider. Etik varoluşta içsel sorumlulukla karşılaşır. Dinî varoluşta ise benliğini aşar ve mutlak olana kendini teslim eder (Kierkegaard, 1843/2009).
Frankl'ın logoterapisi, anlam yoksunluğunu varoluşsal boşluk olarak tanımlar. Bu boşluğu doldurmak için insan ne dış uyarıcılara ne de salt içgüdülere ihtiyaç duyar; anlama yönelik özgün yönelime (noojenik motivasyon) ihtiyaç duyar (Frankl, 1985). İnsanın anlam yokluğunda bile bu arayışı sürdürmesi, onun manevi boyutunun —yani bâtın insanının— vazgeçilmez kanıtıdır.
BEŞİNCİ BÖLÜM: Üç Büyük Mürşid — Yesevî, Emir Sultan ve Somuncu Baba
5.1. Ahmed Yesevî: Bozkırın İç İnsanı
Ahmed Yesevî (ö. yakl. 1166), Türk-İslam irfan geleneğinin kurucu isimlerinden biridir. Yusuf Hemedânî'nin müridi olan Yesevî, Türkistan'ın bozkırlarında dolaşan Türk boylarına İslam'ı içten ve samimi bir dille taşımış; mistik geleneği halk diliyle ve şiir aracılığıyla ulaştırmıştır (Köprülü, 1976; Ocak, 2007).
Yesevî'nin Dîvân-ı Hikmet'i, hem didaktik hem de lirik bir metin olarak insanın iç yolculuğunu anlatır. "Hikmet" şiirleri, nefsin arındırılmasını, dünyanın geçiciliğini, ölümü hatırlamanın (tövbe-i nasuh) psikolojik işlevini ve aşkın bilgeliğe açılan bir kapı olduğunu işler. Yesevî'nin dili; soyut felsefi kavramları, somut yaşam gözlemleriyle buluşturan etkileyici bir dildir (Eraslan, 1983).
Yesevî'nin öğretisinde iç insan ile dış insan ayrımı son derece belirgindir. Dıştan ibadet eden ile içten teslim olan insan aynı değildir. Ona göre kişi ancak "gönül ehli" olduğunda gerçek anlamda ibadet edebilir; dış biçim, iç özü taşımalıdır. Bu anlayış, onun nefse yönelik derin dikkatiyle doğrudan bağlantılıdır (Yılmaz, 2007).
Çilehane yaşamını ve 63 yaşından sonra yeraltında yaşamayı tercih etmesini —Hz. Peygamber'in vefat yaşını geçmemek için— Yesevî'nin bedensel varoluşu simgesel düzeyde kullandığının işareti olarak okumak mümkündür. Bu yeraltı inzivası, bâtın insanın ağır bastığı; zâhir insanın sembolik olarak törpülendiği bir varoluş tercihidir (Köprülü, 1976).
Modern psikoloji perspektifinden Yesevî'nin yöntemi, bugünkü anlamda bir psikoeğitim pratiği olarak da değerlendirilebilir. Şiir aracılığıyla duygusal içeriklerin işlenmesi, anlam çerçevelemenin bilişsel yeniden yapılandırmayı kolaylaştırması ve toplu törensel ritüellerin kolektif iyileşmeye katkısı; tüm bunlar, psikoloji biliminin günümüzde doğruladığı mekanizmalardır (Johnson, 2009; Kabat-Zinn, 1990).
5.2. Emir Sultan: Bursa'nın Sessiz Bilgesi
Emir Sultan (ö. 1429-1430), Buhara kökenli olup Osmanlı'nın erken döneminde Bursa'ya yerleşmiş ve hem ulema hem de halk arasında derin saygı görmüş bir Türk-İslam düşünür ve mürşididir. Yıldırım Bayezid'in damadı olan Emir Sultan, saray çevresine yakınlığına karşın dünyadan yüz çeviren mütevazı bir yaşam sürmüştür (Ocak, 2007; Öztürk, 2010).
Emir Sultan'ın öğretisinde öne çıkan temel tema, içselliğin ve samimiyetin önceliğidir. Ona göre yüksek makamlar, servet ve şöhret insanı kolaylıkla nefsin tuzaklarına düşürebilir. Gerçek büyüklük, içsel yoksullaşmada —ferde'l-fakr— yani her şeyin sahibinin Allah olduğunu kalbinde hissetmekte gizlidir.
Bu yaklaşım, kimlik psikolojisi açısından ilginç bir örnek sunar: Emir Sultan, dışsal kimlik kaynaklarına —unvan, konum, servet— bağımlı olmayan bir kendilik anlayışı inşa etmiştir. Modern psikoloji bu yapıyı "özerk benlik" ya da Deci ve Ryan'ın (2000) öz belirlenim kuramı çerçevesinde "içsel güdülenme" olarak okuyabilir. İçsellik, basit bir kişilik özelliği değil; sürekli pratiğin ürünüdür.
Emir Sultan'ın müritlerini yetiştirme yöntemi de dikkat çekicidir: söylemden ziyade örnek olmak, uzun sohbetler yerine derin sessizlik, vaaz yerine yaşantı. Bu pedagoji, "model alma" (Bandura, 1986) ve bağlanma teorisindeki "güvenli üs" (Bowlby, 1988) kavramlarıyla buluşur. Mürşid-mürit ilişkisi, terapist-danışan ilişkisine yapısal olarak benzeyen bir şifayla dönüştürme ilişkisidir.
5.3. Somuncu Baba: Gizliliğin Psikolojisi ve Bâtın İnsanının Sembolü
Somuncu Baba (Şeyh Hamîdüddin Aksarâyî, ö. 1412), Türk-İslam kültüründe gizliliğin, tevâzuun ve içselliğin en çarpıcı simgelerinden biridir. Eğitimini tamamladıktan sonra kimliğini gizleyerek Bursa'da somunculuk yapan, ekmek pişirip satan bu büyük ârif; hem halk arasında hem de seçkin çevrelerde derin izler bırakmıştır (Tatcı, 2003; Öztürk, 2010).
Somuncu Baba'nın gizliliği, basit bir kimlik stratejisi değil derin bir nefs psikolojisinin tezahürüdür. Kibrden korunmak, dışsal onayı iç huzurun yerine ikame etmemek, övgünün nefsi şişirmesine izin vermemek: bunların hepsi hem tasavvufî hem de psikolojik sağlık göstergeleridir. Modern araştırmalar, dışsal onay bağımlılığının düşük psikolojik esneklikle ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır (Hayes, Strosahl ve Wilson, 2016).
Somuncu Baba'nın iki kişiliği —gizlenen arif ve görünen fırıncı— bu yazının açılış metaforunu birebir yaşayan bir örnektir. Yan yana yürüyen iki insan; biri madde biri mana, biri görünen biri gizlendi. Onun somunu pişirmesi bir meslek değil; dünyanın içinde olmak ama dünyaya ait olmamak için seçilmiş bir araçtır (Tatcı, 2003).
Onun Yıldırım Camii'ndeki Fatiha tefsiri de bu ikili yapıyı aydınlatır. Fatiha'nın her ayetini hem zâhir hem bâtın boyutuyla yorumlayan Somuncu Baba, insanın anlamayı yalnızca aklın değil kalbin de işi olduğunu göstermiştir. Anlama, içeriden gelen bir aydınlanmadır; dışarıdan sadece bilgi taşınabilir, nur ise ancak içeriden doğabilir.
Psikolojik açıdan Somuncu Baba'nın sıradan bir mesleği bilinçli anlam çerçevesiyle icra etmesi, Frankl'ın logoterapisiyle ve Csikszentmihalyi'nin "akış" (flow) teorisiyle örtüşür (Frankl, 1985; Csikszentmihalyi, 1990). Sıradan eylemlerde anlam bulmak, özgün psikolojik sağlık göstergelerinden biridir. Somuncu Baba'nın fırını, bir tür sürekli meditasyon mekânıydı. Ve değişik gelmese de bana bırak yolculukta somuncu babayı okurken camdan bakınca somuncu baba fırını görmek de nasipti.
5.4. Üç Mürşid, Tek Tema: İçten Dışa Kimlik
Ahmed Yesevî, Emir Sultan ve Somuncu Baba; üç farklı coğrafya, üç farklı dönem ve üç farklı yaşam biçimini temsil etseler de ortak bir temayı paylaşırlar: gerçek insan içten inşa edilen insandır. Dış kimlik —unvan, mevki, görünüş, onay— insan için bir araçtır, amaç değildir.
Yesevî bunu şiiriyle ve bozkırdaki halk arasındaki sade yaşantısıyla gösterdi. Emir Sultan bunu saray yakınlığına rağmen dünyanın parlak tekliflerine "yok" diyerek ortaya koydu. Somuncu Baba ise bunu en radikal biçimde yaşadı: kimliğini ekmek fırınında sakladı ve hiçbir şey olmadığı gibi göründüğünde saf olduğunu ispat etti.
Bu üç figür, nefs psikolojisinin en ince katmanlarını yaşantıya dönüştürmüş birer canlı modeldir. Onların hayatları birer metin gibi okunabilir: kimlik, nefs, niyet ve davranışın iç içe geçtiği; madde ile mananın bir arada yürüdüğü derin birer hayat metni.
ALTINCI BÖLÜM: İki İnsan, Tek Gerçek — Bütünleşme Yolculuğu
6.1. Bütünleşme Nedir?
Psikoloji biliminde bütünleşme (integration), parçalanmış iç yapıların tutarlı bir bütün içinde bir araya gelmesidir. Bowlby'nin bağlanma kuramında güvenli bağlanma, bütünleşmenin temel güvencesidir; güvenli bağlanan birey, hem içsel deneyimlerine hem de dış dünyaya açık olabilir (Bowlby, 1988).
Daniel Siegel, nörobiyoloji ve psikoterapi perspektifinden bütünleşmeyi zihnin sağlığının temeli olarak tanımlar. Bütünleşme, farklı beyin bölgelerinin —sağ-sol, kortikal-subkortikal— birbiriyle entegre çalışmasıdır. Bu entegrasyon olmadan birey ya katılaşır (dissociation) ya da kaos içine düşer (Siegel, 2007).
Tasavvuf bütünleşmeyi farklı bir dilde ifade eder: muhabbet, ihlâs, istikâmet. Sevgi olmadan bütünleşme olmaz; samimiyet olmadan dönüşüm olmaz; doğruluk olmadan ise yolculuk yolculuk olmaz. Bu üç kavram, insanın madde-mana bütünleşmesinin üç temel direğidir.
6.2. Kabul, Af ve Kimlik
Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT), psikolojik esnekliği temel sağlık göstergesi olarak tanımlar. Psikolojik esneklik; düşüncelerden ve duygulardan değil değerlerden hareket ederek yaşama kapasitesidir. Kişinin kendi karanlık taraflarını, sınırlarını ve çelişkilerini kabul etmesi bu esnekliğin temel bileşenidir (Hayes, Strosahl ve Wilson, 2016).
İslam düşüncesinde tevbe —yalnızca pişmanlık değil, dönüş— kimlik dönüşümünün kapısıdır. Tevbe, geçmişi silmek değil; geçmişten ders alarak yeniden yönelmektir. Hem psikolojik araştırmalar hem de tasavvuf geleneği, affetmenin —hem kendini hem başkasını affetmenin— psikolojik bütünleşme için zorunlu bir süreç olduğunu vurgular (Worthington, 2005).
İki insanın —madde ile mana insanının— birbirini kabul etmesi, bütünleşmenin başlangıcıdır. Mana insanı, madde insanını küçümsemeden taşımalıdır. Madde insanı ise mana insanını inkâr etmeden büyütmelidir. Bu karşılıklı kabul, Sufi geleneğindeki "dünyada ol ama dünyanın içinde boğulma" ilkesinin psikolojik karşılığıdır.
6.3. İki Ayna, Tek Hakikat
Yazının açılışında sunulan şiir bir kapı gibiydi. Şimdi o kapıdan geçilmiştir. İki insan, biri madde biri mana; biri su biri ateş; biri görünen biri gizlenen —sonunda tek bir gerçeği oluşturduğu görülmektedir.
Madde, mananın taşıyıcısıdır. Beden ruhun evi olmadan ruh nerede yaşayacak? Ve mana, maddeye anlam verir: beden anlam olmadan nereye gidecek? İkisi birbirini hem taşır hem aşar. Bu paradoks, insanlığın en köklü ve çözümsüz görünen çelişkisinin aynı zamanda en büyük armağanıdır.
Ahmed Yesevî bunu "aşk odu düştü cana" diye söyledi. Emir Sultan bunu sarayda bile köşeye çekilmekle gösterdi. Somuncu Baba bunu fırında ekmek pişirirken yaşadı. Üçü de şunu söylüyordu: İnsan, iki ayna gibi görünse de tek bir ayna gibidir. Ve o aynanın baktığı tek bir hakikat vardır.
SONUÇ: Yolun Sonu Değil, Başlangıcı
Bu yazı, insanın ikili yapısını felsefi, psikolojik ve teolojik perspektiflerden ele almaya çalıştı. Platon'dan Merleau-Ponty'ye, Freud'dan Frankl'a, Gazâlî'den İbn Arabî'ye, Ahmed Yesevî'den Somuncu Baba'ya uzanan bu yolculuk, aslında tek bir sorunun etrafında döndü: Ben kimim? Ve yanımdaki o öbür insan kim?
Cevap şudur: ikisi de benim. Hem madde hem mana, hem görünen hem gizlenen, hem su hem ateş. Bu ikilik, çözülmesi gereken bir problem değil; yaşanması gereken bir gerilimdir. Sağlıklı olmak bu iki boyutu bastırmak değil, bütünleştirmektir.
Ahmed Yesevî, Emir Sultan ve Somuncu Baba bu bütünleşmenin canlı modelleri olarak tarihe geçmiştir. Onların mirası, yalnızca geçmişte yaşamış bilgelerin anısı değil; bugünün psikolojisi ve felsefesiyle sessiz bir diyalog içinde olmaya devam eden derin bir anlam kaynağıdır.
İki insan yan yana yürüyor. Aynı lisanı konuşuyor, aynı havayı soluyor. Ama biri içeriden, biri dışarıdan bakıyor. Bu bakışlar birleştiğinde —ve ancak o zaman— gerçek insan ortaya çıkıyor.
Yürü, ey madde insanı,
yalnız değilsin;
gölgendeki mana insanı
seninle beraber yürüyor.
Durun bir an;
birbirinize bakın:
iki ayna,
tek hakikat.
— Dr. Fikret Gülaçtı
KAYNAKLAR
Aşağıdaki kaynaklar APA 7. baskı formatında düzenlenmiştir.
Ajzen, I. (1991). The theory of planned behavior. Organizational Behavior and Human Decision Processes, 50(2), 179–211. https://doi.org/10.1016/0749-5978(91)90020-T
Aristoteles. (2001). Ruh üzerine (Z. Özcan, Çev.). Alfa Yayınları. (Özgün eser M.Ö. yakl. 350)
Bandura, A. (1986). Social foundations of thought and action: A social cognitive theory. Prentice-Hall.
Bowlby, J. (1988). A secure base: Parent-child attachment and healthy human development. Basic Books.
Buber, M. (1970). I and thou (W. Kaufmann, Trans.). Scribner. (Özgün eser 1923)
Buhârî, M. İ. (tarih yok). Sahîhu'l-Buhârî. Dâru İbn Kesîr. (nr. 1)
Chittick, W. C. (1989). The Sufi path of knowledge: Ibn al-Arabi's metaphysics of imagination. State University of New York Press.
Corbett, L. (2011). The religious function of the psyche. Routledge.
Csikszentmihalyi, M. (1990). Flow: The psychology of optimal experience. Harper & Row.
Deci, E. L., & Ryan, R. M. (2000). The "what" and "why" of goal pursuits: Human needs and the self-determination of behavior. Psychological Inquiry, 11(4), 227–268. https://doi.org/10.1207/S15327965PLI1104_01
Descartes, R. (1984). Meditations on first philosophy (J. Cottingham, Trans.). Cambridge University Press. (Özgün eser 1641)
Eraslan, K. (1983). Ahmed Yesevî'nin Dîvân-ı Hikmet'inden seçmeler. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.
Erikson, E. H. (1968). Identity: Youth and crisis. W. W. Norton.
Frankl, V. E. (1985). Man's search for meaning (Rev. ed.). Washington Square Press. (Özgün eser 1946)
Freud, S. (1961). The ego and the id (J. Strachey, Trans.). W. W. Norton. (Özgün eser 1923)
Gazâlî, E. H. M. (2012). İhyâü ulûmi'd-dîn (A. Serdaroğlu, Çev., 4 Cilt). Bedir Yayınları. (Özgün eser yakl. 1095)
Gergen, K. J. (1991). The saturated self: Dilemmas of identity in contemporary life. Basic Books.
Goodman, L. E. (1992). Avicenna. Routledge.
Greenwald, A. G., & Banaji, M. R. (1995). Implicit social cognition: Attitudes, self-esteem, and stereotypes. Psychological Review, 102(1), 4–27. https://doi.org/10.1037/0033-295X.102.1.4
Haidt, J. (2012). The righteous mind: Why good people are divided by politics and religion. Pantheon Books.
Hayes, S. C., Strosahl, K. D., & Wilson, K. G. (2016). Acceptance and commitment therapy: The process and practice of mindful change (2nd ed.). Guilford Press.
Hökelekli, H. (2010). Din psikolojisine giriş. Değerler Eğitimi Merkezi Yayınları.
İbn Arabî, M. (2007). Fusûsu'l-hikem (N. Gençosman, Çev.). Kırkambar Yayınları. (Özgün eser 1229)
İbn Sînâ (2013). Kitâbu'n-necât (K. Türker, Çev.). Türkiye Yazma Eserler Kurumu. (Özgün eser yakl. 1014)
Johnson, D. R. (2009). Healing through the creative arts. In C. A. Malchiodi (Ed.), Expressive therapies (pp. 85–103). Guilford Press.
Jung, C. G. (2014). The archetypes and the collective unconscious (R. F. C. Hull, Trans.). Routledge. (Özgün eser 1959)
Kabat-Zinn, J. (1990). Full catastrophe living: Using the wisdom of your body and mind to face stress, pain, and illness. Delacorte.
Kierkegaard, S. (2009). Either/or: A fragment of life (A. Hannay, Trans.). Penguin. (Özgün eser 1843)
Kirk, G. S., Raven, J. E., & Schofield, M. (1983). The presocratic philosophers (2nd ed.). Cambridge University Press.
Kohut, H. (1977). The restoration of the self. International Universities Press.
Köprülü, M. F. (1976). Türk edebiyatında ilk mutasavvıflar (3. bs.). Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.
Marcia, J. E. (1966). Development and validation of ego-identity status. Journal of Personality and Social Psychology, 3(5), 551–558. https://doi.org/10.1037/h0023281
Mead, G. H. (1934). Mind, self, and society (C. W. Morris, Ed.). University of Chicago Press.
Merleau-Ponty, M. (2005). Phenomenology of perception (C. Smith, Trans.). Routledge. (Özgün eser 1945)
Muhâsibî, H. (2000). er-Riâye li-hukûkillâh (A. Arslan, Çev.). Ataç Yayınları. (Özgün eser yakl. 857)
Müslim, E.-H. (tarih yok). Sahîhu Müslim. Dâru İhyâi't-Türâsi'l-Arabî. (nr. 1907)
Ocak, A. Y. (2007). Türkiye'de tarihin saptırılması sürecinde Türk Sufîliğine bakışlar. İletişim Yayınları.
Öztürk, M. (2010). Osmanlı'da Tasavvuf: Anadolu'da Sûfîler, Devlet ve Ulemâ. Kitap Yayınevi.
Platon. (2015). Phaidon (H. Akverdi, Çev.). Sosyal Yayınlar. (Özgün eser M.Ö. yakl. 360)
Robinson, T. M. (1995). Plato's psychology (2nd ed.). University of Toronto Press.
Rûmî, M. C. (2016). Mesnevî (V. İzbudak, Çev., 6 Cilt). Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları. (Özgün eser 13. yy)
Seligman, M. E. P. (2011). Flourish: A visionary new understanding of happiness and well-being. Free Press.
Siegel, D. J. (2007). The mindful brain: Reflection and attunement in the cultivation of well-being. W. W. Norton.
Skinner, B. F. (1953). Science and human behavior. Macmillan.
Tatcı, M. (2003). Somuncu Baba ve nefesleri. Akçağ Yayınları.
Uludağ, S. (2005). Tasavvuf terimleri sözlüğü (3. bs.). Kabalcı Yayınları.
Worthington, E. L. (2005). Handbook of forgiveness. Brunner-Routledge.
Yılmaz, H. K. (2007). Anahatlarıyla tasavvuf ve tarikatlar (11. bs.). Ensar Yayınları.
fgulacti.blogspot.com | fikretgulacti24@gmail.com | Instagram: fikret_gulacti

Yorumlar
Yorum Gönder