"Sahip Olmadığını Kaybedemezsin":Bedel, Gönül, Sahiplik ve Gerçek İnanç
Bedel, Gönül, Sahiplik ve Gerçek İnanç
"Sahip Olmadığını Kaybedemezsin": Felsefî, Psikolojik, Tasavvufî ve İlişkisel Bir Çözümleme
Fikret Gülaçtı
"Hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şeyi sevmez;
hiçbir şey yapamayan, hiçbir şeyi anlamaz;
hiçbir şeyi anlamayan değersizdir. Oysa anlayan aynı zamanda sever, farkına varır, görür."
— Paracelsus
Özet
Bu yazı, birbirine sıkıca bağlı dört önerme etrafında örülmüştür: (1) Gerçek olan, bedel ödenerek elde edilendir. (2) Kalıcı bağ, gönül alınarak kurulur. (3) Sahip olmadığınız bir şeyi ya da kişiyi kaybedemezsiniz. (4) Gerçek, inandığınızdır. Bu dört sezgi, felsefe tarihinde Spinoza ve Paracelsus'tan, tasavvuf geleneğinde Gazzâlî'nin ibtilâ ve Mevlânâ'nın aşk anlayışına, psikolojide Erich Fromm'un "olmak" ile "sahip olmak" ayrımından Daniel Kahneman'ın kayıptan kaçınma ve bağış etkisine, bağlanma kuramından modern ilişki psikolojisine kadar farklı dillerde yankılanır. Amacımız, bu dört önermenin hem birbiriyle hem de kadim ve çağdaş düşünce gelenekleriyle olan bağını, gerçek ve doğrulanabilir kaynaklar ışığında göstermektir.
1. Giriş: Dört Cümlede Saklı Bir Bütün
Bazı cümleler vardır ki kısalıkları yanıltıcıdır; her biri bir kapı gibi ardında geniş bir düşünce odasını gizler. Bu yazının çıkış noktası olan dört ifade tam da öyledir: "Bedel ödemeden olmaz, gönül almadan olmaz. Sahip olmadığınız bir şeyi ya da kişiyi kaybedemezsiniz. Gerçek, inandığınızdır." İlk bakışta bu dört cümle dört ayrı mesele gibi görünür — biri emekle, biri ilişki diliyle, biri kayıpla, biri epistemoloji ile ilgilidir. Oysa daha yakından bakıldığında hepsinin aynı merkezden beslendiği fark edilir: gerçek bir bağın, gerçek bir bilginin ve gerçek bir varoluşun nasıl kurulduğunu sorgulamaktan.
Bedel meselesi, emek ile değer arasındaki eski ilişkiyi yeniden hatırlatır: kolayca elde edilen kolayca kaybedilir, pahası ödenen kalıcıdır. Gönül alma meselesi, kurallarla değil hâllerle kurulan ilişkinin dilini çağırır: bir ilişkiyi ayakta tutan mantık değil, iki kalbin birbirini fark etmesidir. Sahiplik meselesi, çağdaş psikolojinin en iyi bildiği paradokslardan birini işaret eder: kaybetmeyi en çok korktuğumuz şey, çoğu zaman hiç gerçek anlamda sahiplenmediğimiz şeydir. Ve gerçeğin inanca bağlı olduğu tespiti ise — tedirgin edici olduğu kadar serbestleştirici de olan — bilgiyi hayata nasıl bağladığımızın, hayata nasıl tutunduğumuzun temel sorusudur.
Bu yazı, bu dört önermeyi dört ana bölümde ele alacak; ardından hepsinin birleştiği noktada modern romantik ilişkilere ve bugünün "akışkan" (Bauman) bağ kültürüne bir bakış atacak. Tüm tahliller boyunca felsefî (Spinoza, Fromm, Bauman), psikolojik (bağlanma kuramı, Kahneman'ın davranışsal iktisadı, Nevzat Tarhan'ın klinik gözlemleri) ve tasavvufî-İslâmî (ibtilâ, imtihan, Gazzâlî, Mevlânâ, Yunus Emre) kaynaklardan yararlanacağız. Amaç, farklı dillerdeki sezginin tek bir insan hakikatine işaret ettiğini göstermektir.
2. Bedel Ödemeden Olmaz: Değerin Emek Olarak İnşası
2.1. Felsefî Çerçeve: Spinoza'dan Fromm'a Emek ve Varlık
Bedel kavramı felsefede yalnızca bir iktisadî karşılık değil; bir şeyin gerçekten "bizim" olabilmesi için geçmesi gereken içsel dönüşümün adıdır. Baruch Spinoza, Etika adlı eserinde bireyin ancak "etkin" eylemler aracılığıyla özgür olabileceğini söyler. Etkin olmak, dış uyaranlara edilgen biçimde tepki vermek değil; kendi içsel gücünü (conatus) kullanarak var olmaktır. Bu çerçevede bedel; insanın kendi gücünü sınamak ve yoğunlaştırmak zorunda kaldığı her yerde ortaya çıkar. Bedelsiz bir kazanım, Spinoza'nın dilinde edilgen bir hâldir; onu "kazandığımız" değil, bize "olan" bir şeydir ve asla bizim olamaz.
Erich Fromm bu düşünceyi XX. yüzyılın ortasında Sevme Sanatı (1956; Türkçesi Payel ve Say Yayınları) ve Sahip Olmak ya da Olmak (1976) adlı eserlerinde ilişkiler diline taşır. Fromm'a göre modern insanın en büyük yanılgısı sevgiyi bir yetenek sorunu değil, bir nesne sorunu olarak görmesidir: "İnsanlar sevmenin kolay olduğunu, asıl güçlüğün sevecek ya da sevilecek nesneyi bulmak olduğunu sanırlar." Oysa sevgi, Fromm için doğuştan gelen bir duygu değil, öğrenilmesi ve ustalaşılması gereken bir sanattır. Her sanat gibi bilgi, çaba, disiplin, odaklanma ve sabır ister. Sevginin bedeli, işte bu ustalaşma yolculuğunun kendisidir.
Fromm'un ünlü ayrımı burada kritik bir eksen oluşturur: "Sahip olma" kipi ile "olma" kipi. Sahip olma kipinde yaşayan insan, sevgiyi de bir mülk olarak görür; onu elinde tutmak, kontrol etmek, kaybetmemek ister. Oysa olma kipinde yaşayan insan için sevgi bir mülk değil, sürekli yeniden üretilen canlı bir süreçtir. Sahip olma kipi bedel ödememek üzere kurulur; olma kipi ise bedel ödemeyi bir kayıp değil bir güç ifadesi olarak görür. Fromm'un sözüyle: "Vermek, taşınılan gücün en üst düzeyde anlatımıdır. Verme edimi sırasında gücümü, zenginliğimi hissederim." Demek ki gerçek anlamda vermek, yani bedel ödemek, yoksullaşmak değil; tam tersine kendi gücünün farkına varmaktır.
2.2. Psikolojik Çerçeve: Emek, Değer Algısı ve Bağ
Davranışsal psikolojinin klasikleşmiş bulgularından biri "emek aklanması" (effort justification) olarak bilinen olgudur. Leon Festinger'in bilişsel çelişki kuramından doğan bu bulguya göre insanlar, uğruna emek harcadıkları şeylere daha yüksek değer atfetme eğilimindedir. Kolay elde edilen şey gözde kolay değer kaybeder; zor elde edilen şey ise kıymetlenir. Bu gözlem, yalnızca nesnelere değil; ilişkilere, inançlara ve kimliklere de uzanır. Bir ilişki için ödediğimiz bedel, o ilişkiye verdiğimiz değerin zeminini oluşturur.
Bu bulgunun tehlikeli bir yan ürünü olarak "batık maliyet yanılgısı" (sunk cost fallacy) gösterilebilir: Daha önce çok yatırım yaptığımız bir ilişkiden, iş ilişkisinden veya projeden, artık yanlış olduğunu bilsek bile sadece "bu kadar emek boşa gitmesin" diye çıkmakta zorlanırız. Bu, bedel kavramının gölge yüzüdür: bedel ödemek anlam üretirken, ödenmiş bedelin esiri olmak kararlarımızı çarpıtabilir. Bu nedenle sağlıklı bir bedel anlayışı, bedeli gönüllü bir yatırım olarak görür; bedeli bir zincir olarak değil.
Bağlanma kuramı açısından bakıldığında ise bedel, güvenli bağlanmanın ayrılmaz bir parçasıdır. John Bowlby'nin geliştirdiği ve Mary Ainsworth'ün deneysel olarak zenginleştirdiği bağlanma teorisine göre, çocuğun bakım vereni için ödediği "bedel" dikkat, enerji ve duyarlılıktır; karşılığında aldığı ise güvenli bir üs duygusudur. Bu örüntü yetişkin ilişkilerine de taşınır. Güvenli bağlanma gösteren bireyler, ilişkileri için bedel ödemeye daha gönüllüdür; çünkü bedelin kendilerini tüketmeyeceğine, dönüp geleceğine güvenirler. Kaygılı bağlanma gösterenler bedeli aşırı ödeyip kendini tüketirken; kaçıngan bağlanma gösterenler ise bedel ödememek için ilişkiden uzaklaşır. Demek ki bedel ödeme kapasitesi, bir karakter özelliği kadar bir gelişim hikâyesidir de.
2.3. İslâmî-Tasavvufî Çerçeve: İmtihan, İbtilâ ve Cefâya Sabır
Kur'ân'ın insan tasavvurunda bedel meselesi, "imtihan" ve "ibtilâ" kavramlarıyla merkezi bir yer tutar. Âl-i İmrân sûresinin 186. âyetinde buyrulduğu üzere, insanlar mallarıyla ve canlarıyla mutlaka imtihan edileceklerdir. Bakara sûresinin 155. âyeti bu imtihanın biçimlerini sayar: "Andolsun ki sizi biraz korku, açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden eksiltmekle imtihan ederiz." Ankebût sûresinin 2. ve 3. âyetleri ise bu imtihanın amacını en yalın biçimiyle ortaya koyar: Allah, doğruları ortaya çıkarmak ve yalancıları da mutlaka ortaya koymak için imtihan eder. Burada "doğru" olmak, sözün doğruluğundan çok niyetin ve bağlılığın samimiyetidir; ve bu samimiyet ancak bedel karşısındaki tutumla ispatlanır.
Klasik tasavvuf, bu âyetleri çok özgün bir dille okumuştur. "İbtilâ" yalnızca bir ceza değil; Allah'ın kulunu kendine yaklaştırmak için seçtiği bir yoldur. Hadikat'ü'l-Hakikat türünden klasik eserlerde sık rastlanan bir sözle: "En şiddetli belâ peygamberlere, sonra velilere, sonra onlara benzeyenlere gelir." Tirmizî'nin rivayet ettiği bu hadis, sevgi ile bedel arasındaki köklü bağı gösterir. Allah, sevdiğini imtihana çeker; çünkü sevgi, ancak bedel ödendikçe berraklaşır. Bu, pasif bir kadercilik değil; aksine en aktif haliyle bir sadakat sınavıdır. Şâh-ı Nakşibend'in ifadesiyle tasavvuf "cefâya sabır, eziyetlere tahammül" demektir; "derviş yük çeken ata benzer, yükledikçe çeker."
Hz. İbrahim'in kıssası, İslâmî bedel anlayışının en berrak örneğidir. Babasının put atölyesinin içinde tevhîdi seçmek; putları kırma pahasına doğruyu söylemek; ateşe atılma pahasına inanılan şeyden vazgeçmemek — bütün bunlar "iman gerektiğinde bedel ödemeyi göze alır" ilkesinin somut halidir. Tevhîd, bedelsiz bir söz değildir; her hakikî iman gibi, onu söyleyene bir yük bindirir. Hz. Hâcer'in Safâ ile Merve arasında yedi kez koşması, Hz. İsmâîl'in kurban olmaya razı olması — bunların tamamı, gerçek bir teslimiyetin mutlaka bir bedele gömülü olduğunu gösterir.
Gazzâlî İhyâu Ulûmi'd-dîn'de, nefis terbiyesini (mücâhede) bir bedel ödeme pratiği olarak tarif eder. Ona göre nefis, bedelsiz büyümez; büyüdüğünde ise sahibini bedelsiz yıkar. Bu yüzden sâlikin (yolcunun) işi, sürekli küçük bedeller ödeyerek nefsi hizaya çekmektir: bir lokmayı yememek, bir sözü söylememek, bir uykudan vazgeçmek. Bu küçük bedeller toplandığında, büyük bir dönüşüm oluşur. Klasik tasavvufî pedagojinin temel sezgisi budur: insan, küçük bedellerle büyük bir insan olur.
3. Gönül Almadan Olmaz: İlişkinin Onarım Dili
3.1. Gönül Kavramının Anadolu'daki Anlam Haritası
"Gönül almak" Türkçenin en zarif ifadelerinden biridir ve tam karşılığı başka dillere kolayca çevrilemez. Ne "özür dilemek"tir, ne "telafi etmek", ne de "gönlünü kazanmak". Gönül almak, kırılan bir şeyi onarmak ve aynı zamanda onu eskisinden daha güçlü hale getirmektir. Japon estetiğindeki kintsugi — kırık seramiğin altın çizgilerle birleştirilerek kırıkların bir kusur değil, bir güzellik kaynağına dönüştürülmesi — gönül almanın görsel bir örneği olarak düşünülebilir. İlişkilerde kırılmalar kaçınılmazdır; mesele kırılmanın olup olmaması değil, kırık sonrası ne yapıldığıdır.
Yunus Emre'nin "Bir kez gönül yıktınsa bu kıldığın namaz değil" dizesi, Anadolu tasavvufunun gönüle verdiği olağanüstü değeri en özlü biçimde ifade eder. Burada gönül, sıradan bir duygu değil; Allah'ın evi olarak görülen manevi bir merkezdir. Gönül yıkmak, tek başına bir insana yapılmış bir haksızlık değildir; bir anlamda, o gönülde ikamet eden ilahi emanete yapılmış bir haksızlıktır. Bu ağır vurgu, gönül alma işini de salt bir kibarlık gesti olmaktan çıkarır ve manevî bir yükümlülük seviyesine çıkarır.
3.2. Psikolojik Çerçeve: Onarım, Affedicilik ve İlişki Bilimleri
Modern ilişki psikolojisi, gönül alma pratiğinin bilimsel bir karşılığını "ilişki onarımı" (relationship repair) başlığı altında inceler. John Gottman'ın on yıllara yayılan çiftler üzerine araştırmalarının en çarpıcı bulgularından biri şudur: Mutlu çiftlerle mutsuz çiftler arasındaki temel fark, tartışma sıklığı ya da anlaşmazlığın büyüklüğü değildir; onarım girişimlerinin sıklığı ve etkinliğidir. Onarım girişimi, tartışmanın ortasında bile yapılan küçük bir yumuşatma, bir mizah, bir fiziksel yakınlık, bir "özür dilerim"dir. Bu küçük jestlerin gönül alıcı gücü, bir ilişkinin kaderini belirleyen en önemli etkendir.
Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, evlilikte sadakat ve aldatma psikolojisi üzerine yaptığı değerlendirmelerde aynı meseleye bir başka açıdan yaklaşır. Tarhan'a göre aldatılan bir kişiye verilecek yanıt, koşulsuz affetmek değildir; affetmenin bir süreci, bir dili, bir bedeli vardır. "Derin bir pişmanlık hisseden kişiye bir şans verilebilir, ama hemen bağışlamak doğru değildir. Samimiyet, sorumluluk ve bedel ödeme olup olmadığına bakılmalıdır." Bu değerlendirme, gönül almanın bir duygusal jest değil, bir eylem ve hesap verilebilirlik meselesi olduğunu gösterir. Sözle alınan gönül, yarın yine kırılmaya açıktır; eylemle, tutumla ve bedel ödemeyle alınan gönül ise daha kalıcıdır.
Aldatma travmasının ağırlığı konusunda Tarhan'ın dikkat çektiği bir başka nokta da önemlidir: yaşam olayları ölçeklerinde eşin aldatması, bazen eş ölümünden bile daha yüksek bir travma puanı alabilmektedir. Bunun nedeni açıktır: eş ölümünde kayıp tektir ve savunulamaz bir realitedir; aldatmada ise hem bugünkü ilişki hem de geçmişteki ortak hikâyenin anlamı bir anda sorgulanır hale gelir. Gönül alma pratiği işte bu yüzden böylesine ağır bir yüktür; aldatılan kişinin sadece bugününü değil, geçmişini de yeniden onarması beklenir.
Gönül alma dilinin önemli bir psikolojik kökeni de bağlanma kuramında bulunur. Bağlanma araştırmacılarına göre sağlıklı bir ilişkide rutin olarak üç şey gerçekleşir: kopma (rupture), fark etme (awareness) ve onarım (repair). Hiçbir ilişki, kopmasız olamaz; sağlıklı ilişkileri sağlıksızlardan ayıran şey, kopmanın fark edilip hızla onarılmasıdır. Gönül alma tam da bu onarım aşamasının adıdır. Gönül alınmamış her kopma, ilişkinin bedeninde biriken sessiz bir yaradır; bir süre sonra bu yaralar bir araya gelir ve ilişkinin kendisini iflas ettirir.
3.3. İslâmî-Tasavvufî Çerçeve: Kul Hakkı ve Tevbe
İslâmî gelenekte "gönül almak" en açık biçimiyle "kul hakkı" kavramında karşımıza çıkar. Hadis literatüründe çok sık karşılaşılan bir hüküm şudur: Allah'a karşı işlenen kusurlar tevbeyle düzeltilebilir; ama insanlara karşı işlenen kusurlar yalnızca o insanla helalleşerek düzeltilir. Bu prensip, İslâm ahlâk düşüncesinin en sert ve en cömert noktalarından biridir: sert çünkü Allah'ın kendi hakkını affetse bile, kul hakkının affını kendi insafına bırakmıştır; cömert çünkü kulların kendi aralarında gönül almalarına ve helalleşmelerine böylesine büyük bir ağırlık yükler.
Gazzâlî Tevbe Risalesi'nde ve İhyâ'nın ilgili bölümlerinde tevbenin üç şartını sayar: geçmişteki günaha pişmanlık, şimdiki davranıştan vazgeçme ve gelecekte tekrar etmeme azmi. Eğer günah bir kul hakkını ilgilendiriyorsa bu üçüne dördüncü bir şart eklenir: hakkı iade etmek ya da helal olmasını istemek. Yani tevbe bile gönül alma aşaması tamamlanmadan tamamlanmış sayılmaz. Bu, klasik İslâm ahlâkının psikolojik inceliğini gösterir: kişi kendi iç dünyasını düzeltmekle yetinemez; ilişkisel yaraları da iyileştirmek zorundadır, çünkü insan tek başına yaşayan bir varlık değildir.
Mevlânâ Celâleddin Rûmî bu noktayı Mesnevî'de başka bir açıdan vurgular. Ona göre gönül alma işi, sadece kırılanı onarmak değil; bu süreçte hem kıran hem de kırılan için bir dönüşüm fırsatıdır. "Yara, ışığın sana girebileceği yerdir" diye tercüme edilen meşhur söz — her ne kadar Mevlânâ'ya atfı tartışmalı olsa da onun ruhunu yansıtır: kırılma bir felaket olduğu kadar bir imkân da olabilir; yeter ki sonrasında gönül alma diliyle yaklaşılsın. Gönül alma, kırığı silmez; onu kutsal bir ize dönüştürür.
4. Sahip Olmadığınızı Kaybedemezsiniz: Sahte Sahipliğin Paradoksu
4.1. Felsefî Çerçeve: Sahip Olmak ve Olmak
Bu önermenin felsefî derinliği sandığımızdan çok daha fazladır. Zira "sahip olma" duygusu çoğu zaman aldatıcıdır: kendimizi bir şeyin ya da bir kişinin sahibi sandığımızda, aslında o şeyle ya da o kişiyle gerçek bir bağımız olmayabilir. Gerçek bağ, sahiplikten farklıdır; sahipliği kaybedebiliriz ama gerçek bağ, kaybolsa bile iz bırakır. "Sahip olmadığını kaybedemezsin" cümlesi tam da bu farkın altını çizer: eğer bir şeyi kaybettiğinizde sıfırlanıyor iseniz, belki de o şeye gerçekte hiç sahip olmamışsınızdır. Gerçekte sahip olduğunuz şey, sizinle birlikte dönüşmüş, sizde iz bırakmış şeydir.
Erich Fromm Sahip Olmak ya da Olmak (To Have or to Be, 1976; Türkçesi Arıtan ve Say Yayınları gibi farklı çevirilerle yayımlanmıştır) adlı eserinde bu ayrımı sistematik biçimde inceler. Sahip olma kipinde yaşayan insan, kimliğini mülklerine göre kurar: "Ben ne sahipsem oyum." Bu insan, sahip olduklarını kaybettiğinde kimliğini de kaybeder. Olma kipinde yaşayan insan ise kimliğini mülklerine değil, etkin biçimde var olma haline bağlar: "Ben ne isem oyum." Bu insanın elinden bir şeyler alınabilir, ama o bir şey olmaya devam eder. Fromm'un anahtar tezi şudur: sahip olma kipi bize sahte bir güven verir; çünkü mülkler yitirilebilir, oysa varoluşumuz yitirilemez.
Bu ayrım romantik ilişkilere uygulandığında çarpıcı bir sonuç doğurur. İki insan birbirinin varlığını paylaşabilir ama birbirine sahip olamaz. Sahip olma çabası, ilişkide kontrol, kıskançlık ve "seni kaybetme korkusu" olarak tezahür ettiğinde, paradoksal biçimde kaybı yaklaştırır. Çünkü sevilen insan bir nesne değil, özgür bir öznedir; onu mülk olarak tutmaya çalışan el, gerçek bağı çoktan öldürmüş olur. Fromm'un ünlü ayrımıyla: "Olgunlaşmamış sevgi 'sana ihtiyacım olduğu için seni seviyorum' der; olgun sevgi ise 'seni sevdiğim için sana ihtiyacım var' der." İlki ihtiyaca dayalı bir sahiplik, ikincisi ise sevgiye dayalı bir varoluş ilişkisidir.
4.2. Psikolojik Çerçeve: Kayıptan Kaçınma ve Bağış Etkisi
Daniel Kahneman ve Amos Tversky'nin 1979'da yayımladığı "Beklenti Teorisi" (Prospect Theory: An Analysis of Decision Under Risk) adlı çığır açıcı makale, insan psikolojisinin en tuhaf ama en tutarlı yanılgılarından birini ortaya koyar: insanlar aynı miktardaki kazanç ve kayba eşit değer vermezler. Kaybetme acısı, aynı miktarı kazanma hazzından yaklaşık iki kat daha şiddetlidir. Buna "kayıptan kaçınma" (loss aversion) denir. Kahneman'ın bu buluşu 2002 Nobel Ekonomi Ödülü'nün temelini oluşturdu ve davranışsal iktisadı bağımsız bir disiplin olarak kurdu.
Bu bulgunun bir uzantısı olarak "bağış etkisi" (endowment effect) adıyla bilinen olgu vardır. Ünlü deneyde araştırmacılar, öğrencilerin yarısına üniversitelerinin simgeli kahve kupaları verir, diğer yarısına ise vermez. Ardından kupa sahibi öğrencilerden kupalarını satmalarını, kupası olmayan öğrencilerden ise satın almayı istediği fiyatı söylemelerini isterler. Sonuç şaşırtıcıdır: satıcılar, alıcıların ödemek istediği fiyatın yaklaşık iki katını talep ederler. Yani bir şeye sahip olma hissi, o şeyin algılanan değerini neredeyse bir anda ikiye katlar. Nesne değişmez, sahiplik duygusu değerini yükseltir.
Bu iki bulgu bir araya gelince "sahip olmadığını kaybedemezsin" önermesinin psikolojik boyutu berraklaşır. Biz çoğu zaman bir şeye ya da kişiye gerçekten sahip olduğumuz için değil, sahip olduğumuzu sandığımız için onu kaybetmekten korkarız. Kayıp korkusu, gerçek bağdan değil, kurulmuş bir aidiyet hissinden beslenir. Gerçek bağ zaten kaybedilse bile bizde bir iz, bir dönüşüm bırakır; oysa sahte bir aidiyet, kaybedildiğinde arkasında sadece bir boşluk bırakır. Bu, günümüz ilişkilerinde çok sık rastladığımız bir paradokstur: insanlar, hiç gerçek anlamda sahip olmadıkları şeyleri kaybetme korkusuyla yıllarını ziyan ederler.
Bu paradoksun bir başka boyutu, Fromm'un "sevgi açlığı" olarak adlandırdığı hâldir. Eğer bir ilişkinin merkezinde sevgi değil, yalnızca "yalnız kalmama" ya da "terk edilmeme" ihtiyacı varsa, ortada sahiplenilebilecek gerçek bir bağ yoktur; sadece bir boşluğu doldurma girişimi vardır. Bu tür bir "iki kişilik bencillik" — Fromm'un terimiyle — sahip olma hissiyle doludur ama olma hissinden yoksundur. Böyle bir ilişki sona erdiğinde yaşanan acı, kaybedilmiş bir sevgi için değil; geri çekilen bir desteğin bıraktığı boşluk içindir.
4.3. İslâmî-Tasavvufî Çerçeve: Emanet ve Fakr
İslâmî düşüncede insanın hiçbir şeye mutlak anlamda sahip olmadığı fikri çok merkezidir. Kur'ân'da göklerin ve yerin mülkü yalnızca Allah'a aittir; insana verilen her şey bir emanettir. Âyetlerin dilinde mallar, evlatlar, sağlık, ömür — bütün bunlar bir mülk değil, geçici bir emanettir. Bu çerçevede "sahiplik" kavramı zaten ilâhî bir paranteze alınır; insan ancak emaneti taşıyandır, sahibi değil. Bu anlayış, kayıp kavramını da yeniden tanımlar: yitirilen bir şey aslında yitirilmemiştir, emanet sahibine iade edilmiştir. Hz. Eyyûb'un sabrı ya da Hz. Ya'kûb'un Yûsuf hasreti gibi kıssalar, emanet bilincinin kaybı nasıl hafiflettiğini gösteren klasik örneklerdir.
Tasavvuf geleneğinde "fakr" (manevi yoksulluk) kavramı bu bilinci daha da derinleştirir. Fakr, maddi yoksulluk değildir; aksine, hiçbir şeye gönülden bağlı olmama, her şeyi Allah'tan ve Allah için görme hâlidir. Kuşeyrî Risalesi'nde fakr şöyle tarif edilir: "Fakir, elinde bir şey olmayan değil; gönlünde bir şey bulunmayandır." Elinde çok şey olan bir insan fakir olabilir; elinde hiçbir şey olmayan bir insan ise mülke esir olabilir. Fakr, Fromm'un "olma" kipinin kadim bir karşılığı gibidir: sahip olmaktan değil, olmaktan beslenen bir varoluş.
Basra'daki sevgiye dayalı zühd ekolünün büyük ismi Râbia el-Adeviyye, bu anlayışın belki de en berrak örneğidir. Rivayete göre Râbia, bir elinde su bir elinde ateş taşıyarak şöyle diyormuş: "Cenneti yakmak, cehennemi söndürmek isterim; tâ ki Allah yalnız kendisi için sevilsin, cennet umuduyla ya da cehennem korkusuyla değil." Bu cümle, sahip olmaya dayalı dindarlıkla olmaya dayalı dindarlık arasındaki farkı belki de en uç noktada gösterir. Cennet bir mülk olarak görüldüğünde, ibadet bir yatırıma; cehennem bir tehdit olarak görüldüğünde, takva bir sigortaya dönüşebilir. Râbia'nın reddettiği tam da bu mülkiyet ekonomisidir.
5. Gerçek İnandığındır: Hakikat ile İnanç Arasındaki Köprü
5.1. Felsefî Çerçeve: İnanç, Hakikat ve Anlam
"Gerçek inandığındır" önermesi, ilk bakışta göreceli bir iddia gibi görünebilir; sanki herkesin kendi gerçeği olduğunu, nesnel bir hakikatin olmadığını söylüyormuş gibi. Oysa daha dikkatli bir okumayla bu cümle tam tersini söyler: hakikatin nesnel varlığını değil, hakikatin insanda nasıl işlediğini anlatır. Bir şeyin hayatta gerçek bir etkisi olabilmesi için, sadece nesnel olarak var olması yetmez; o şeye inanılması gerekir. İnanmadığımız bir hakikat, bizi değiştirmez; inandığımız ise gerçek gücüyle hayatımıza girer.
William James XX. yüzyılın başında yayımladığı The Will to Believe (İnanma İradesi) adlı eserinde benzer bir noktayı işler. James'e göre bazı hakikatler vardır ki varoluşları bizim onlara olan inancımıza bağlıdır. Bir ilişkinin yürümesi için önce ona inanmamız gerekir; bir amacın gerçekleşmesi için önce onun mümkün olduğuna ikna olmamız şarttır. Bu, "inanırsan olur" türünden bir slogandan çok daha derindir: inanç, bazı hakikatleri mümkün kılan zemindir. İnançsız bir akıl çoğu zaman hakikatin yanından geçer ve onu fark etmez.
Erich Fromm bu fikri sevme sanatı bağlamında özellikle vurgular: "Sevgi bir inanma işidir; inancı az olanın sevgisi de azdır." Bu söz, yazının dört önermesini bir arada düşünmemizi sağlayan kilit cümlelerden biridir. Çünkü bedel ödemek de, gönül almak da, sahiplik yanılgısından kurtulmak da sonuçta bir inanca dayanır: sevginin değerine inanmak, diğer insanın iyileşebileceğine inanmak, kendinin dönüşebileceğine inanmak, hayatın anlamına inanmak. Bu inançların olmadığı bir zeminde, bedel de gönül alma da sahiplikten özgürleşme de anlamsız bir yorgunluğa dönüşür.
5.2. Psikolojik Çerçeve: İnancın Davranış Üzerindeki Etkisi
Psikolojide inancın davranış üzerindeki etkisi, "öz-yeterlik" (self-efficacy) ve "beklenti etkisi" (expectancy effects) gibi kavramlar üzerinden incelenir. Albert Bandura'nın sosyal bilişsel kuramının merkezinde yer alan öz-yeterlik kavramı, bir kişinin kendi kapasitesine olan inancının, gerçek performansı üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olduğunu gösterir. Yeteneği olan ama kendine inanmayan bir insan, yeteneği sınırlı ama kendine inanan bir insandan çoğu zaman geride kalır. Bu bulgu, "gerçek inandığındır" önermesinin en doğrudan psikolojik karşılıklarından biridir.
Robert Rosenthal'ın eğitim alanında gerçekleştirdiği ünlü "Pygmalion etkisi" deneyleri de aynı hakikate işaret eder. Rosenthal, öğretmenlere bazı öğrencilerinin özellikle yetenekli olduğunu söylediğinde, bu öğrencilerin gerçekten de yıl sonunda daha yüksek başarı gösterdiğini buldu. Oysa başlangıçta seçilen öğrenciler rastgele belirlenmişti; değişen tek şey, öğretmenin onlara dair beklentisi ve bu beklentinin yarattığı davranışsal örüntülerdi. İnancın zihinden dünyaya nasıl sızdığının kuvvetli bir kanıtı olarak, bu deney ilişkilere de uyarlanabilir: bir insana gerçekten inanıldığında, o insan inanılan kişiye doğru dönüşür.
Tersinden bakıldığında, inancın yokluğu en kuvvetli bağları bile çürütür. Gottman'ın araştırmaları bir ilişkide "hor görme"nin (contempt) boşanmanın en güçlü yordayıcısı olduğunu göstermiştir; çünkü hor görme, partnerin temelde iyi biri olabileceğine olan inancın tükenmesinin en açık işaretidir. Bir ilişkiyi bitiren çoğu zaman büyük bir ihanet değil, küçük küçük erimiş bir inançtır. "Gerçek inandığındır" sözünün ilişkisel karşılığı budur: inancın olduğu yerde ilişki gerçektir, inancın eridiği yerde ilişkinin içi boşalmıştır.
5.3. İslâmî-Tasavvufî Çerçeve: İman ve Yakîn
İslâmî gelenek için "inanmak" (iman) sıradan bir bilgi değildir; kalbin tasdiki ve dilin ikrarı ile birlikte amelin de eşlik ettiği bütüncül bir haldir. Dolayısıyla İslâmî terminolojide iman, bir zihinsel kabul değil, bütün varoluşu kaplayan bir yönelim olarak düşünülür. "İman ettim" demek, hem bir bilgiye katılmak hem de bu bilginin gereklerine göre bir hayat kurma taahhüdüdür. Bu yüzden iman, klasik kelâmda genellikle amele bağlı olarak, amel ise imanın gerçekliğinin bir tezahürü olarak düşünülmüştür.
Bu yaklaşımın en inceltilmiş biçimine "yakîn" kavramında rastlarız. Klasik tasavvuf metinlerinde yakîn, imanın en kesin hali olarak üç mertebede ele alınır: ilme'l-yakîn (bilgi düzeyindeki kesinlik), ayne'l-yakîn (görmeye dayalı kesinlik) ve hakke'l-yakîn (yaşayarak ulaşılan kesinlik). Klasik örnekle ateşi tarif eden bir kitaptan öğrenmek ilme'l-yakîn, ateşi uzaktan görmek ayne'l-yakîn, elini ateşe değdirmek ise hakke'l-yakîndir. Bu üç mertebe, inancın sadece entelektüel bir mesele olmadığını; tecrübeyle, bedeli ödeyerek derinleştiğini ve en sonunda insanın kendisiyle özdeşleştiğini gösterir. "Gerçek inandığındır" önermesinin tasavvufî karşılığı işte bu yakîn öğretisidir: hakikatin sizdeki yoğunluğu, inancınızın derinliğine bağlıdır.
Gazzâlî el-Munkızu mine'd-dalâl'de kendi şahsî serüvenini anlatırken, aklî delillerin yakîn vermekte neden yetersiz kaldığını çarpıcı biçimde anlatır. Ona göre akıl size bir şeyin doğru olduğunu gösterebilir; ama o doğruyu yaşamanızı sağlayamaz. Yaşamak için kalbin tasdiki, yani yakîn gereklidir. Gazzâlî bu yakîne kelâmla, felsefeyle ve Bâtınîlikle değil; nihayetinde tasavvuf yoluyla, yaşanmış bilgiyle (zevk) ulaştığını söyler. Bu, gerçeğin yalnızca bilinen değil, aynı zamanda inanılan, yaşanan ve bedeli ödenen bir şey olduğuna dair klasik bir tanıklıktır.
6. Dört Önermenin Buluştuğu Yer: Romantik İlişkiler ve Modernliğin Akışkanlığı
6.1. Zygmunt Bauman: Akışkan Aşk Çağı
Polonyalı sosyolog Zygmunt Bauman, XXI. yüzyılın başında yayımladığı Liquid Love: On the Frailty of Human Bonds (Türkçesi: Akışkan Aşk — İnsan Bağlarının Kırılganlığı Üzerine) adlı eserinde modern romantik ilişkilerin temel niteliğini "akışkanlık" olarak tanımlar. Bauman'a göre geleneksel toplumlarda ilişkiler "katı" idi: bir kez kurulduğunda kolay kolay bozulmayan, bedel ödemeyi tabii sayan, sadakatin başat değer olduğu yapılardı. Modern (daha doğrusu geç modern) ilişkiler ise akışkandır: kolay kurulur, kolay bozulur, bağlanma derinleşmeden başka bir seçeneğe doğru akıp gider. Bauman'ın ünlü tespitiyle: çağımızın aşk kültürü "bağlanmak" ile "ip koparmak" arasında gidip gelen bir kararsızlığa teslim olmuştur.
Bu tanı, yazımızın dört önermesi bağlamında okunduğunda çarpıcı bir netlik kazanır. Akışkan aşk çağı, tam da bedel ödememek üzere kurulmuş bir kültürdür. Gönül alma dili zayıflamış, çünkü kırılan ilişkiyi onarmak yerine bir yenisine geçmek "daha verimli" sayılır olmuştur. Sahip olmadığı şeyi kaybetmekten korkan insanlar çoğalmıştır; çünkü "olma" değil "sahip olma" kipi baskındır. İnanç, belki de en çok bu kültürde aşınmıştır: insanlar partnerlerine, ilişkinin dönüşebileceğine, sevgiye ve hatta kendilerine olan inançlarını yitirmiştir. Bauman'ın eleştirisi, bu dört eksende birden yankılanır.
6.2. Güvenli Bağlanma, Sadakat ve Bedel
Prof. Dr. Nevzat Tarhan, aldatma ve sadakat üzerine yaptığı değerlendirmelerde çarpıcı bir tespit yapar: aldatan ya da aldatılan kişilerin büyük çoğunluğunda güvenli bağlanma görülmez; kaygılı, kaçıngan veya dezorganize bağlanma stilleri baskındır. Bu bulgu, sadakat meselesinin yalnızca bir ahlâkî tercih değil; aynı zamanda bir bağlanma becerisi olduğunu gösterir. Güvenli bağlanma geliştirmiş bir birey, ilişkinin sıkıntılı anlarında kaçmak yerine kalmayı; yeni bir ilişkiye geçmek yerine mevcut ilişkiyi onarmayı içsel olarak daha mümkün bulur. Güvenli bağlanma, bedel ödemeyi doğallaştırır.
Tarhan'ın bir başka vurgusu, sadakatin bir "ilke" olduğudur: "Evlilik bir yolculuktur. Yol arkadaşlığına sadık kalmak bir ilkedir. Bunun için fedakârlık ve arzuları erteleyebilme becerisi gerekir." Bu ifade, klasik ahlâk geleneklerinin yüzyıllar boyu vurguladığı bir noktayı modern klinik dille yeniden söyler: sadakat, anlık duyguların rüzgârında değil, iradî bir kararın zemininde durur. Aşk bir duygu olmaktan çıkıp bir karara dönüştüğünde, bedel ödeme de bir sürpriz olmaktan çıkıp bir ilkenin tabii sonucu haline gelir.
Modern ilişki kuramlarında sıkça dile getirilen bir başka husus da şudur: romantik ilişkiler, "olgun sevgi"nin en sık sınandığı alanlardır; çünkü en çok bedel bu alanlarda ödenir, en çok gönül bu alanlarda kırılır, en çok sahte sahiplik bu alanlarda şişer ve en çok inanç bu alanlarda ya doğrulanır ya da çürür. Fromm'un bu alandaki en bilinen ayrımı, olgunlaşmamış sevgi ile olgun sevgi arasındadır. Olgunlaşmamış sevgi: "Sana ihtiyacım olduğu için seni seviyorum." Olgun sevgi: "Seni sevdiğim için sana ihtiyacım var." İlk cümlede diğerinin yokluğu bir boşluk yaratır; ikincide ise diğerinin varlığı bir bolluk yaratır.
6.3. Dört Önerme Birlikte: Bir Mukayese Tablosu
Şimdiye kadar ele aldığımız dört önermeyi, yüzeysel bir bağ ile olgun bir bağ arasındaki mukayese çerçevesinde özetlemek mümkündür. Aşağıdaki tablo, bu iki bağ türü arasındaki temel farkları yedi boyutta sunmaktadır.
|
Boyut |
Yüzeysel / Sahte Bağ |
Gerçek / Olgun Bağ |
|
Bedel |
Ödenmez, kaçınılır |
Gönüllü ödenir, yük olarak görülmez |
|
Motivasyon |
"Sana ihtiyacım olduğu için seviyorum" |
"Seni sevdiğim için sana ihtiyacım var" (Fromm) |
|
Zaman ufku |
Şimdi ve kolay; anlık haz |
Uzun vadeli sadakat, sabır |
|
Sahiplik |
Sahip olma, kontrol |
Olma, birlikte olma, emanet |
|
Güçlük karşısında |
Kaçış, kopuş |
Yüzleşme, onarım, gönül alma |
|
Bağlanma stili |
Kaygılı / kaçıngan |
Güvenli bağlanma |
|
Sonuç |
Bauman'ın "akışkan aşk"ı |
Kalıcılık, dönüşüm, büyüme |
Tablo, dört önermenin birbirinden kopuk değil iç içe geçmiş olduğunu görmemizi sağlar. Bedel ödeme isteksizliği, sahte sahipliği büyütür; sahte sahiplik gönül alma dilini boğar; gönül alma dili olmadan ilişkide inanç aşınır; inanç aşındıkça bedel ödeme iyice anlamsızlaşır. Bu, bir çöküş sarmalıdır. Tersinden: bedel ödeme gönüllülüğü, olgun bir sevgiyi doğurur; olgun sevgi gönül alma dilini olağanlaştırır; bu dil inancı besler; beslenen inanç da bedel ödemeyi bir yük olmaktan çıkarıp bir tercih haline getirir. Bu da bir yükseliş sarmalıdır. Her sağlıklı ilişki, ikinci sarmalın üzerinde yürür.
7. Sonuç: Dört Cümlenin Tek Bir Hakikatı
Bu yazıyı başlatan dört cümlenin birbirinden ayrı dört tez değil, tek bir insan hakikatinin dört yüzü olduğunu görmüş olduk. Bedel ödemeden kurulan şey, gerçek olamaz; çünkü bedel, bir şeyin içimize yerleştiği ve bizi dönüştürdüğü o mahrem uğrak noktasıdır. Gönül almadan sürdürülen şey, hayatta kalamaz; çünkü her ilişkide kırılmalar vardır ve onarım dili olmayan yerde yaralar sessizce birikir. Sahip olmadığımız şeyi kaybetmek mümkün değildir; çünkü gerçek bağ, bir mülk edinme değil, bir birlikte olma halidir; ve o hal kaybedilse bile iz bırakır. Gerçek inandığımızdır; çünkü hakikati bize canlı bir şey olarak veren, onu yaşamımıza davet eden inancımızın derinliğidir.
Bu dört önermenin birleştirici yanı, hepsinin "kolay olan"a bir uyarıdır. Kolay elde edilen ilişki, kolay dağılır; kolay affedilen hata, kolay tekrar edilir; kolayca sahiplendiğimizi sandığımız şey, kolayca elimizden uçar; kolayca inandığımız şey, kolayca yitirdiğimizdir. Bu nedenle klasik tasavvufun "cefâya sabır", modern psikolojinin "güvenli bağlanma", Fromm'un "sevme sanatı" ve Kur'ân'ın "imtihan" dediği şey, hep aynı pedagojiye işaret eder: hakikat, kolay olanın değil; bedeli ödenmiş, gönlü alınmış, olma kipinde yaşanmış ve gerçekten inanılmış olanın dilidir.
Son bir söz olarak şu vurguyu yapmak gerekir: bu dört cümle, bir pesimizm davet etmez; aksine, en zarif anlamıyla bir umut ilanıdır. Çünkü bize, kaybetmekten korktuğumuz pek çok şeyin aslında hiç bizim olmadığını hatırlatarak bizi sahte kayıp korkularından kurtarır. Bize, kırılan ilişkilerin mutlaka bitmek zorunda olmadığını, gönül alma dilinin her hasarı onarabileceğini söyler. Bize, ödediğimiz her bedelin boşa gitmediğini, aksine bizi kendi hikâyemizin kahramanı haline getirdiğini anlatır. Ve bize, inandığımız şeylerin dünyayı değiştirme gücüne sahip olduğunu, zayıf bir inancın en güçlü delilleri bile etkisiz bıraktığını hatırlatır.
Gerçek olan, bedeli ödenmiş olandır.
Kalıcı olan, gönlü alınmış olandır.
Bizim olan, olduğumuz şeydir.
Hakikatimiz, inancımız kadardır.
Kaynakça
Klasik Kaynaklar
Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed (1989). İhyâu Ulûmi'd-dîn. (Çev. Ahmet Serdaroğlu). 4 Cilt. İstanbul: Bedir Yayınevi.
Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed (2009). el-Munkızu mine'd-dalâl: Dalâletten Hidâyete. (Çev. Abdurrezzak Tek). Bursa: Emin Yayınları.
Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed (2013). Tevbe Risalesi: Pişmanlık Kitabı. (Çev. Ramazan Balcı). İstanbul: Etkileşim Yayınları.
Kuşeyrî, Abdülkerîm (2012). er-Risâletü'l-Kuşeyriyye. (Çev. Dilaver Selvi). İstanbul: Semerkand Yayınları.
Mevlânâ Celâleddin Rûmî (2007). Mesnevî-i Şerîf. (Çev. Veled İzbudak; Gözden geçiren: Abdülbaki Gölpınarlı). 6 Cilt. İstanbul: MEB Yayınları.
Mevlânâ Celâleddin Rûmî (2000). Dîvân-ı Kebîr. (Haz. Abdülbaki Gölpınarlı). İstanbul: Kültür Bakanlığı Yayınları.
Mekkî, Ebû Tâlib (2011). Kûtü'l-Kulûb: Kalplerin Azığı. (Çev. Yakup Çiçek ve Dilaver Selvi). İstanbul: Semerkand Yayınları.
Yunus Emre (2008). Yunus Emre Dîvânı: Tenkitli Metin. (Haz. Mustafa Tatçı). 2. Baskı. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.
Türkçe Akademik Çalışmalar ve Kitaplar
Bardakçı, Mehmet Necmettin (2005). Sosyo-Kültürel Hayatta Tasavvuf. İstanbul: Rağbet Yayınları.
Çağrıcı, Mustafa (1989). "Akıl" maddesi. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), Cilt 2, s. 238-242. İstanbul: TDV Yayınları.
Döm, Saadet (2003). Yatırımcı Psikolojisi. İstanbul: Değişim Yayınları.
Gazel, Sümeyra (2016). Davranışsal Finans: Psikolojik Eşik ve Önyargılar. Ankara: Detay Yayıncılık.
Hökelekli, Hayati (2008). Din Psikolojisi. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.
Köroğlu, Ertuğrul (2011). Psikiyatri Temel Kitabı. Ankara: HYB Yayıncılık.
Öztürk, M. Orhan ve Uluşahin, Aylin (2018). Ruh Sağlığı ve Bozuklukları. 14. Baskı. Ankara: Nobel Tıp Kitabevleri.
Sayar, Kemal (2014). Hayatın Anlamı. İstanbul: Kapı Yayınları.
Sayar, Kemal ve Dinç, Mehmet (2019). Psikolojiye Giriş. İstanbul: Dem Yayınları.
Tarhan, Nevzat (2015). Aşk Terapisi. İstanbul: Timaş Yayınları.
Tarhan, Nevzat (2016). Evlilik Psikolojisi. İstanbul: Timaş Yayınları.
Türer, Osman (2013). Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi. İstanbul: Seha Neşriyat.
Uludağ, Süleyman (2012). Tasavvuf Terimleri Sözlüğü. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
Yazgan İnanç, Banu ve Yerlikaya, Esef Ercüment (2014). Kişilik Kuramları. 8. Baskı. Ankara: Pegem Akademi Yayınları.
Türkçeye Çevrilmiş Yabancı Eserler
Bandura, Albert (2019). Öz-yeterlik: Bireyin Değişim Gücü. (Çev. Ferhat Mutlu Balcı). Ankara: Anı Yayıncılık.
Bauman, Zygmunt (2017). Akışkan Aşk: İnsan Bağlarının Kırılganlığı Üzerine. (Çev. Işık Ergüden). İstanbul: Alfa Yayınları.
Bauman, Zygmunt (2020). Akışkan Modernite. (Çev. Sinan Okan Çavuş). İstanbul: Can Yayınları.
Bowlby, John (2012). Bağlanma. (Çev. Tuğrul Veli Soylu). İstanbul: Pinhan Yayıncılık.
Fromm, Erich (2018). Sevme Sanatı. (Çev. Işıtan Gündüz). İstanbul: Say Yayınları.
Fromm, Erich (2003). Sahip Olmak ya da Olmak. (Çev. Aydın Arıtan). İstanbul: Arıtan Yayınevi.
Fromm, Erich (2017). Kendini Savunan İnsan. (Çev. Necla Arat). İstanbul: Say Yayınları.
Gottman, John ve Silver, Nan (2017). Evliliği Sürdürmenin Yedi İlkesi. (Çev. Metin Akınhay). İstanbul: Alfa Yayınları.
James, William (2018). İnanma İradesi. (Çev. Turan Koç). İstanbul: İnsan Yayınları.
Kahneman, Daniel (2015). Hızlı ve Yavaş Düşünme. (Çev. Osman Çetin Deniztekin). İstanbul: Varlık Yayınları.
Spinoza, Baruch (2011). Etika. (Çev. Hilmi Ziya Ülken). Ankara: Dost Kitabevi.
Yabancı Dilde Klasik ve Çağdaş Kaynaklar
Bandura, Albert (1997). Self-Efficacy: The Exercise of Control. New York: W. H. Freeman.
Bauman, Zygmunt (2003). Liquid Love: On the Frailty of Human Bonds. Cambridge: Polity Press.
Bowlby, John (1969). Attachment and Loss, Vol. 1: Attachment. New York: Basic Books.
Festinger, Leon (1957). A Theory of Cognitive Dissonance. Stanford: Stanford University Press.
Fromm, Erich (1956). The Art of Loving. New York: Harper & Row.
Fromm, Erich (1976). To Have or to Be? New York: Harper & Row.
Gottman, John M. (1999). The Seven Principles for Making Marriage Work. New York: Crown Publishers.
Kahneman, Daniel ve Tversky, Amos (1979). "Prospect Theory: An Analysis of Decision Under Risk". Econometrica, 47(2), 263-292.
Kahneman, Daniel (2011). Thinking, Fast and Slow. New York: Farrar, Straus and Giroux.
Rosenthal, Robert ve Jacobson, Lenore (1968). Pygmalion in the Classroom: Teacher Expectation and Pupils' Intellectual Development. New York: Holt, Rinehart and Winston.
Spinoza, Baruch (1677/1996). Ethics. (Trans. Edwin Curley). London: Penguin Classics.
Çevrimiçi Kaynaklar
İslam Ansiklopedisi (TDV). "İmtihan" maddesi. https://islamansiklopedisi.org.tr/imtihan
İslam Ansiklopedisi (TDV). "İbtilâ" maddesi. https://islamansiklopedisi.org.tr/ibtila
İslam Ansiklopedisi (TDV). "Kalp" maddesi. https://islamansiklopedisi.org.tr/kalp
İslam Ansiklopedisi (TDV). "Sadakat" maddesi. https://islamansiklopedisi.org.tr/sadakat
İslam Ansiklopedisi (TDV). "Fakr" maddesi. https://islamansiklopedisi.org.tr/fakr
Tarhan, Nevzat. "Evlilikte sadık kalmak ilkedir" söyleşisi. Üsküdar Üniversitesi kurumsal yayınları ve basın açıklamaları.
Yazar Hakkında
Fikret Gülaçtı; akademik, kültürel ve dinî konular üzerine Türkçe içerik üreten bir araştırmacı-yazardır. Yazıları, klasik İslâm düşüncesi ile çağdaş bilimsel yaklaşımlar arasında köprüler kurma çabasını yansıtır.
Blog: https://fgulacti.blogspot.com/
Instagram: @fikret_gulacti
E-posta: fikretgulacti24@gmail.com
WhatsApp'ta Paylaş

Yorumlar
Yorum Gönder