Kinini Gömen Adam: Yiğitliğin Sessiz Yüzü ve Umudun Gömülüşü Üzerine
Kinini Gömen Adam: Yiğitliğin Sessiz Yüzü ve Umudun Gömülüşü Üzerine
www.profdrfikretgulacti.com
— Bir tahammül hikâyesinin, bir yorgunluk hikâyesine nasıl dönüştüğüne dair —
Eskiler bir söz söylemişler, kulağımda hâlâ çınlar: "Yiğitlik intikam almak değil, tahammül etmektir." İlk duyduğumda gençtim, kanım sıcaktı, bu sözü biraz da küçümsedim. Bana öyle gelmişti ki tahammül, yenilmiş olmanın kibar bir adıdır; sabır ise, elinden bir şey gelmeyenin kendine uydurduğu bir teselli. Oysa yıllar, insanın gururuna düşen en büyük tokatlardır; ve yıllar bana bu sözün aslında en çetin cesaret biçimi olduğunu öğretti. Çünkü kılıcı kınından çekmek kolaydır; asıl mesele, kınından çekilen kılıcı yeniden kınına koyabilmektir.
Bu yazı, bir dönüşümün hikâyesidir. Kinini gömen bir adamın, önce kalbinin nasıl aydınlandığını; sonra o aydınlığın, gömülen kinin üzerine düşen toprağın ağırlığıyla nasıl yavaş yavaş karardığını anlatacak. Bir başlangıçta huzur vardır; sonunda ise, huzur kelimesinin bile yorgun düştüğü bir sükûnet. Bu ikisi aynı şey değildir. Biri kuşun yuvaya dönüşüdür; öteki, kanadı kırıldığı için yere inmek zorunda kalanın sessizliği.
✦ ✦ ✦
I. Kalbin Yıkanışı: Bir Adamın Kinden Vazgeçişi
Eskilerin anlattığı bir hikâye vardır; kimi Horasan'a, kimi Belh'e (bilmeyenler için Afganistan’da bir yer El-Belhi ve Mevlana’nın doğduğu yer), kimi Bağdat'a yakıştırır — belki de hiçbirine ait değildir, belki de hepimize. Bir adam varmış, çarşıda dükkânı olan, eli ekmek tutan, kimseye eğilmemiş, kimseye de eğdirmemiş bir adam. Bir gün dükkânına gelen biri, onu türlü iftiralarla karalamış, malını eksik tartmakla, sözünde durmamakla, hatta kendine emanet edilen bir yetimin hakkını yemekle suçlamış. Çarşı çalkalanmış. Adamın adı, yıllarca emek vererek kazandığı itibarın önüne geçmiş; insanlar selamı kesmiş, müşteri azalmış, dostları bile gözlerini kaçırmaya başlamış.
Adam önce kızmış. İnsanın kızması da doğaldır; haksızlığa kızmayan kalp, zaten ölüdür. İçinden, iftiracının yakasına yapışmak, onu çarşının ortasında mahcup etmek, belki bir iki tokat vurmak gelmiş. Geceleri uyuyamamış; yatağında dönerken, aklında hep o adamın yüzü, o sözler, o bakışlar. Kin, küçük bir kıvılcım gibi başlar; ama üflemesini bilirseniz, bir köyü yakacak kadar büyür. Adam, o kıvılcımı günlerce üflemiş.
Sonra bir sabah, her zamanki gibi abdest almak için çeşmeye eğildiğinde, suyun berraklığında kendi yüzünü görmüş. Ama gördüğü yüz, kendi yüzü değilmiş. Gözleri çökmüş, alnı kırışmış, dudakları kısılmış; ayna olarak kullandığı o suda kendine yabancı bir adam bakıyormuş. O an, çeşmenin başında, yüksek sesle olmasa da kalbinden şöyle dediği rivayet olunur: "Ben bu kini beslerken, o adam kendi evinde rahat uyuyor. Ben onun ihanetinin cezasını kendime kesiyorum. Bu kini taşımak, onu affetmekten daha pahalıya geliyor."
Ve adam, o sabah, eski bilgelerin dediğini yapmış: gözlerini yıkamış, kulaklarını yıkamış, kalbini yıkamış. Tabii ki kalp suyla yıkanmaz; ama bazı abdestler vardır ki, yüze değen damlalar aslında göğsün içine düşer. Adam o gün, kin denilen yükü yere bırakmış. Bırakmak kolay olmamış — hiçbir yük, taşındığı yere iz bırakmadan kalkmaz — ama bırakmış.
"Kalbini kinden, aklını endişeden uzak tut, huzur bulursun," demiş bir derviş, bir başka hikâyede. Bu söz, hikâyemizin adamının o sabah çeşme başında duyduğu sessiz fısıltımdır belki de.
Günler geçmiş. Adam, çarşıya eski yüzüyle dönmüş. İftiracıyı gördüğünde yüzünü ekşitmemiş, selam vermiş; verdiği selamın karşılığını alamadığında da darılmamış. Çünkü artık onun huzuru, başkasının ağzından çıkan söze bağlı değilmiş. Geceleri uyuyabiliyormuş; sabahları dükkânına erken geliyormuş; terazinin dilinde, eskisinden de dikkatli tartıyormuş malı. İnsanlar zamanla gerçeği öğrenmiş — çünkü gerçek, tıpkı yağa düşen su gibi, bir süre sonra kendi yüzüne çıkar — ve adamın itibarı geri gelmiş. Ama asıl geri gelen itibar değilmiş: adamın kendisiymiş. Kendine yabancılaşmış o yüz, yeniden kendi sahibine dönmüş.
İşte buna, eskiler "yiğitlik" demişler. Kılıcı çekip vurmak değil, çekilmiş kılıcı yeniden kınına koyabilmek. Bir söze karşılık iki söz etmek değil, iki sözü içine yutup bir tebessümle geçiştirebilmek. Hasmını yere sermek değil, hasmını kendi kalbinden çıkarabilmek. Çünkü dışardaki düşman insanı yaralar; ama içerdeki düşman, yani kin, insanı yer bitirir. Adam, içerdeki düşmanını yenmiş. Ve bu, en büyük galibiyetmiş.
✦ ✦ ✦
II. Huzurun Kısa Baharı
Hikâyenin burada bitmesini isterdim. Keşke insan kalbi bir meyve gibi olsa da, olgunlaştığı yerde kalsa; ama kalp, kendi mevsimini kendisi kurar ve bazen o mevsim beklenmedik bir ayazla kesilir. Adamın hikâyesi bitmemiş, çünkü hayat, aydınlandığımız her noktadan sonra bize yeni bir karanlık hazırlar. Sanki bir sınav değil, bir dizi sınav; ve her sınavın cevap anahtarı, bir öncekinden farklı.
Adam, kinini gömdüğü o günden sonra uzunca bir süre huzur içinde yaşamış. Sabahları erken kalkıyor, dükkânını açıyor, akşama kadar insanlarla hoş sohbet ediyor, geceleri evine dönüyor, çocuklarıyla oturuyor, karısıyla konuşuyormuş. Huzur, onun için şu anlama geliyormuş: kalbinin bir odası boştu; o oda, eskiden kinle doluyken, şimdi içine güneş düşen bir avlu gibiymiş. Oradan kuşlar geçiyor, oraya yağmur damlaları düşüyor, orada çocukların sesi yankılanıyormuş.
Bu sebeple adam, etrafındakilere de hep aynı şeyi söylermiş: "Kalbinizi yıkayın. İçinde biriktirdiğiniz ne varsa — küçük bir darılma, büyük bir kırgınlık, yıllanmış bir kin — hepsini bırakın. Çünkü insan, taşıdıklarının ağırlığı kadar yorulur; bıraktıklarının hafifliği kadar huzur bulur." Ve insanlar onu dinlermiş. Kimi dinlediğini uygular, kimi sadece başını sallayıp geçer; ama adamın sözü, çarşının bir köşesinde, bir bilge sözü olarak dolaşırmış.
Derler ki, huzur da bir nimettir; ve her nimetin bir bedeli, bir imtihanı vardır. Adamın huzurunun bedeli, hayatın onu bir daha, bir daha, bir daha sınayacak olmasıymış. Çünkü kalbini bir kere temizleyen, onu bir daha kirletmemek için ömrünün sonuna kadar uğraşmak zorundadır. Ve bazen, uğraşmak yetmez.
✦ ✦ ✦
III. İkinci Yara: Kalanın Kalışı, Gidenin Gidişi
Yıllar geçmiş. Adamın çocukları büyümüş, dostları yaşlanmış, bazıları bu dünyadan göçmüş. İlk yara — iftira yarası — çoktan kapanmış; üstünde bir ince iz kalmış belki, ama kanamıyormuş. Lakin hayat, ilk yaranızı kapadığınızda sizi rahat bırakmaz; size ikinci bir yarayı, daha derin bir yerden açar. Çünkü ilk yaralar gövdededir; sonraki yaralar, doğrudan kalbe iner.
Adamın en sevdiği dostu, yıllarca yanından ayırmadığı, her derdini paylaştığı, her sevincine ortak ettiği o dost, sırdaşı bir gün onu terk etmiş. Kavga etmemişler; bir söz söylenmemiş; bir hesap görülmemiş. Sadece bir sabah, dost gelmemiş. Ertesi gün de gelmemiş. Adam sormuş, aramış, haber göndermiş; cevap şöyle gelmiş: "Artık yollarımız ayrı." O kadar. Ne bir açıklama, ne bir vedalaşma, ne bir "hakkını helâl et." Sadece: artık yollarımız ayrı.
Bu, iftiradan daha ağırmış. Çünkü iftira, dışardan gelen bir taştır; dost ayrılığı ise, içerden kopan bir parçadır. İftiraya karşı kalbini yıkayabilirsin; ama gidenin ardından kalbini yıkadığında, sudan çıkan sadece boşluktur. Boşluk, kinden daha zor taşınır; çünkü kinin bir ağırlığı vardır, onu bıraktığında rahatlarsın. Boşluğun ağırlığı yoktur; ama yerine hiçbir şey koyamazsın. Hava gibidir: var, ama elinle tutamazsın.
"Gidenin gitmesi ile kalanın kalması ile değişen kalp haneleri…" Bir şair böyle demiş. Adam, bu sözü ilk duyduğunda anlamamıştı. Şimdi, dostunun kendisini bıraktığı o sessiz sabahta, sözün bütün ağırlığını anlamıştı.
Adam yine eski yöntemine başvurmak istemiş: kalbini yıkamak, gözlerini yıkamak, kulaklarını yıkamak. Çeşmenin başına geçmiş, eğilmiş, suya bakmış. Ama bu sefer su, ona bir şey söylememiş. Ne kendi yüzünü görmüş, ne bir fısıltı duymuş. Su, sadece su olarak akmış. Belki de kalp, aynı hastalıktan iki kere iyileşemez; iyileşme yöntemi, her yarada yeniden bulunmalıdır. Adam bunu o gün anlamamış; anlaması, yıllar alacakmış.
Adam kendine şöyle demiş: "Bu da geçer. Nasıl ki iftira geçti, nasıl ki kini bıraktım, bu boşluğu da doldururum. İnsan, yalnızlığa da alışır; dostsuzluk da bir haldir, sırdaşlık ise yüktür , taşınır." Ve adam, hakikaten de bir müddet idare etmiş. Ama bu sefer, eski huzuruna dönememiş. Sanki kalbinin bir odası daha boşalmış; ama bu sefer boşalan oda, içine güneş düşen bir avlu değil, rüzgârın ıslık çaldığı bir kuyu olmuş.
✦ ✦ ✦
IV. Üçüncü Yara: Kalemin Mürekkebi
Adamın bir âdeti vardı: gecelerini, küçük bir deftere düşürdüğü sözlerle bitirirdi. Okuduğu, duyduğu, yaşadığı ne varsa; bir cümle, bir beyit, bir anı, bir dua — hepsi o deftere yazılırdı. Defter, onun ikinci kalbiydi; belki de birincisi. Çünkü kalbi ara sıra yorulurdu, ama defter hep oradaydı, sabırla bekliyordu.
Dostu, sırdaşı gittikten bir süre sonra, bir gece adam yine defterinin başına oturmuş. Kalemi eline almış, sayfayı açmış, beklemiş. Ama mürekkep akmamış. Daha doğrusu, kalem akmış, ama kalbinden bir şey çıkmamış. Sayfada ne bir cümle, ne bir kelime; sadece küçük bir damla, mürekkebin sayfaya düştüğü yerde kalmış. Adam, o damlaya uzun uzun bakmış. Kalemin kalemsizliği değil, kalbin söyleyecek sözsüzlüğü. Zihninde binlerce cümle varmış, ama hiçbiri "yazılmak" istemiyormuş. Her cümle, kâğıda dokunmadan önce utanıyor, kaçıyor, kendini geri çekiyormuş.
"Yenilerin yazılmaktan endişe ve itirazlarla kalemin mürekkebinin akmayışı…" diye geçirmiş içinden. Bu cümle, onun o geceki halinin tam resmiymiş. Çünkü artık yeni bir şey yazmak, ona ihanet gibi geliyormuş. Kime ihanet? Belki eski güzel günlere, belki giden dosta, belki sırdaşına, belki hâlâ tutmaya çalıştığı o huzur fikrine. Sanki yeni bir cümle yazarsa, eski cümleler solacakmış gibi; sanki yeni bir gün başlarsa, önceki günlerin hatırası kaybolacakmış gibi.
Bu hastalığın adı, kitaplarda yoktur; ama yaşayan bilir. İnsan bazen öyle bir yere gelir ki, geçmişin ağırlığı, geleceğin önünü keser. Ne geçmişi bırakabilir, çünkü geçmiş onun kimliğidir; ne geleceğe adım atabilir, çünkü gelecek ona boş bir sayfa gibi görünür — ama bu boş sayfa, dolduğu zaman eskilerin solacağı korkusunu taşır. Ve adam, o gece, kalemi elinden bırakmış. Bir daha defterini açmamış — hayır, bu doğru değil; açmış, ama yazmamış. Sadece eskileri okumuş, eski sayfaları çevirmiş, eski mürekkebin kokusunu koklamış. Bu, bir insanın kendine yapabileceği en sessiz şiddettir: yeniyi reddetmek, sadece güzelliklere eskiye sığınmak.
✦ ✦ ✦
V. Umudun Gömülüşü: En Olunmaz, En Bulunmaz Yerlere
Adam, başlangıçta kinini gömmüştü. Bu, güzel bir gömmeydi; çünkü gömülen şey zaten zehirdi, toprağa karıştığında toprağa bile zararı dokunmadı. Ama yıllar sonra, adamın gömmek istediği şey değişmişti. Artık kinini değil, umudunu gömmek istiyordu.
Bu ne garip bir dönüşümdür! Aynı el, aynı toprak, aynı kazma — ama gömülen şey tam zıt. Kin gömülürken insan hafifler; umut gömülürken insan çöker. Ve adamın gömmek istediği umut da, öyle gelişigüzel bir yere gömülmek istenen bir umut değilmiş. Kendine şöyle fısıldıyormuş: "Öyle bir yere gömeyim ki, kimse bulamasın. Ben de bulamayayım. Çünkü bulursam, yeniden umutlanırım; umutlanırsam, yeniden kırılırım; kırılırsam, bu sefer kaldıramam."
"Umutların belki de bir bir en olunmaz en bulunmaz yerlere gömülme isteği…" Bu, adamın o günlerde ağlarken kendisine söylediği cümlelerden biriydi. Söylerken sesi titremiyordu; çünkü umudunu gömmeye karar veren bir ses, kinini gömmeye karar veren bir sesten çok daha sakindir. Sakinlik, her zaman iyileşmenin işareti değildir; bazen sakinlik, yorgunluğun vardığı son duraktır.
Eskiler der ki, bir insanın en tehlikeli hali, bağırmadığı, ağlamadığı, itiraz etmediği halidir. Çünkü bağıran insan hâlâ hayatla konuşuyordur; ağlayan insan hâlâ kalbinin varlığını hissediyordur; itiraz eden insan hâlâ bir umut besliyordur — itiraz, umudun en inatçı biçimidir. Ama susan insan, artık konuşmanın bir işe yaramadığına karar vermiştir. Ve adam, susmaya başlamıştı. Sabah dükkâna gidiyor, akşam eve dönüyor, çocuklarına selam veriyor, karısının yemeklerini yiyor, yatağa yatıyordu. Ama bütün bunları, bir tiyatro oyuncusunun rolünü oynadığı gibi yapıyordu: dışardan bakan bir şey fark etmezdi, ama içeride perdeler çoktan inmişti.
Umudu gömmek, sanıldığının aksine, bir anda olan bir şey değildir. Günler, haftalar, aylar sürer. Her gün, küçük bir kürek toprak. Adam her sabah kalktığında, kalbinde bir köşeyi daha kapatıyor, bir umudu daha o toprağın altına itiyordu. "Belki yeni bir dost sırdaş bulurum" umudu — topraklandı. "Belki giden dostum, sırdaşım geri döner" umudu — topraklandı. "Belki bir gün yine defterime eskisi gibi yazarım" umudu — topraklandı. "Belki kalbim yine eskisi gibi hafif olur" umudu — en derine, en bulunmaz yere topraklandı.
Ve adam, bir sabah, çeşmenin başına yine oturduğunda, suya baktığında, bu sefer gördüğü yüz, gençken gördüğü öfkeli yüz de değildi, kinini gömdüğü sabahki huzurlu yüz de değildi. Yeni bir yüzdü bu: kederli değil, öfkeli değil, umutlu da değil. Sadece — yorgun. Eskilerin "tevekkül" yani “vekil kelimesinden türeyendi” dediği haller vardır ki, insanı Allah'a yaklaştırır, kalbi genişletir. Bir de, tevekküle benzeyen ama aslında teslimiyet bile olmayan, sadece "bırakmak" olan bir hal vardır. Adam o hale düşmüştü. Ve bu hal, kin taşımaktan çok daha tehlikelidir; çünkü kin, içinizde hâlâ bir ateş olduğunu gösterir — ateş kötüdür, ama ateş canlıdır. Bu yorgunluksa, içinizdeki ateşin tamamen söndüğünün işaretidir.
✦ ✦ ✦
VI. Kıssadan Hisse: Yiğitlik Nerede Biter?
Başta demiştim: yiğitlik, intikam almak değil, tahammül etmektir. Bu söz doğru. Ama bu sözün söylemediği bir şey var: tahammülün bir sınırı var mıdır? Eğer varsa, o sınırı geçtiğimizde ne olur? Eğer yoksa, insan ne kadar yüke kadar dayanır?
Adamın hikâyesi, bana şunu söylüyor: tahammülün kendisi bir erdemdir, ama tahammülün tek başına ayakta duramayacağı anlar vardır. Tahammül, yanına umut almadığı zaman, yorgunluğa dönüşür. Tahammül, yanına dua almadığı zaman, bir taş gibi ağırlaşır. Tahammül, yanına bir başka insanın elini almadığı zaman, bir yalnızlığa dönüşür. Adam, ilk yarasında (iftira yarasında) tahammülün yanına bir umut almıştı: "Kalbimi temizlersem huzur bulurum" umudu. Ve bu umut, ona yol gösterdi. İkinci yarasında (sırdaş yarasında), tahammülün yanına yine bir umut almaya çalıştı: "Bu da geçer" umudu. Ama bu umut, öncekiler kadar güçlü değildi; çünkü kalp, aynı merhemi ikinci kere kullandığında eskisi kadar etki almıyor.
Üçüncü ve sonraki yaralarda ise, adam tahammülün yanına hiçbir şey alamadı. Çünkü artık umudun kendisine yabancılaşmıştı. Umut, ona bir hile gibi görünüyordu; "beni her seferinde kandırdın" diyordu umuda. Ve umutla arasını açtı. Umutla arasını açan insan, tahammül edebilir; ama bu tahammül, yiğitlik değildir artık. Yorgunluktur. Çünkü yiğitlik, içinde bir ateş taşıyanın tahammülüdür; ateşini yitirenin tahammülü ise, sadece bir sürüklenmedir sabırdan başka ilacı da yoktur.
Ve işte hikâyenin asıl dersi burada. Kinimizi gömmek kolaydır — yani, zordur, ama yapılabilir bir zorluktur. Asıl zor olan, kinimizi gömdükten sonra o toprağın üstüne umudumuzu yeniden ekebilmektir. Çünkü kinin gömüldüğü toprak, bir süre çoraklaşır; ve o toprağa yeniden tohum atmak, bir iman meselesidir. Adam, ilk seferde bu tohumu atabildi; ikincide yarım yamalak attı; üçüncüde atmaktan vazgeçti; sonunda ise, tohum diye bir şey olduğunu bile unuttu.
Bir büyük, şöyle demiş: "İnsan, ümidini kaybettiği gün ölmeye başlar; cenazesi, çok sonra kaldırılır." Adamın ölümünü kimse görmedi, çünkü nefes almaya devam ediyordu. Ama içinde bir şey, çoktan toprağa verilmişti. Belki de en sarılası zamanında en çıplak zamanında normal insanmış gibi sırdaşından gördüğü muameleydi ve sonrasıydı.
✦ ✦ ✦
VII. Kendime ve Okuyana Birkaç Söz
Bu yazıyı yazarken, hikâyedeki adamın tam olarak kim olduğunu söylemedim. Onun adını vermedim; belki de kasten. Çünkü bu adam, birinin adıyla sınırlı kalsın istemedim. Bu adam, bazen ben; bazen siz; bazen yan komşu, bazen okuduğumuz bir kitabın sayfalarında bulunabilendir. Her insanın ömründe, bir iftira anı, bir dost, sırdaş ayrılığı, bir mürekkebi akmayan kalem anı, bir umudu gömme isteği vardır. Bunlardan hangisinde durduğumuz, kim olduğumuzu belirler.
Eğer bu yazıyı okurken kendinizi birinci bölümde bulduysanız — yani kinini gömmek üzere olan bir insan olarak — size müjde vereyim: yaptığınız şey, yapılabilecek en yiğitçe iştir. Gözlerinizi yıkayın, kulaklarınızı yıkayın, kalbinizi yıkayın. Eskilerin o çeşmesi, hâlâ akıyor; yüzünüzü eğip bakmanız yeter.
Eğer kendinizi ikinci bölümde bulduysanız — yani kısa bir huzur döneminde — bilin ki bu dönem, bir hediyedir; ama aynı zamanda bir hazırlıktır. Huzurun kalıcı olması için, ondan istifade edip ileriki günlere bir azık biriktirmeniz gerekir. Çünkü kalp, her zaman huzurda kalmaz; karanlık günler için ışık stoklamak lazımdır.
Eğer kendinizi üçüncü ve dördüncü bölümlerde bulduysanız — dost ayrılığında, mürekkebin akmayışında — size söyleyebileceğim en dürüst şey şu: bu yerlerde bulunmak, zayıflık değildir. Kalem her zaman akmaz; dostlar her zaman kalmaz; yaralar her zaman hızlı iyileşmez. Kendinize bu zamanı verin. Zorlayıp yazmaya çalışmayın, zorlayıp eski dostunuzu çağırmayın, çünkü o dost artık o dost değildir belki de, zorlayıp eski huzurunuzu taklit etmeyin. Bekleyin. Bazı kış mevsimleri uzun sürer; ama hiçbiri, geri dönmeden gitmez.
Ve eğer — Allah korusun — kendinizi son bölümde bulduysanız, yani umudunuzu gömmeye başladıysanız, size söyleyeceğim tek bir şey var: o kazmayı bırakın. Gömdüğünüz umudun bulunmaz bir yere gömülmesini istiyor olabilirsiniz; ama şunu bilin ki, bulunmaz hiçbir yer yoktur. Umut, gömüldüğü her yerden er ya da geç çıkar. Siz sadece, onu aramaktan vazgeçmeyin. Hikâyedeki adamın hatası, kazmayı kendine doğru çevirmesiydi. Halbuki kazmanın ucu, toprağa doğru olmalı — ama kendimizi gömmek için değil, bir tohum ekmek içindir belki aynı toprağa belki de farklı bir bakış açısı ile dostun sırdaşın güzel kalan halleri ile.
Bu yazıyı, bir uyarı olarak değil, bir hatırlatma olarak yazdım. Çünkü ben de yazarken, bu hikâyenin her bölümünden bir parça taşıdığımı fark ettim. Kinini gömmüş bir adamım; huzurun kısa baharını yaşamış bir adamım; dostundan sırdaşından ayrılığı tatmış bir adamım; mürekkebi akmayan bir kalemi olan bir adamım. Umudumu gömmek istediğim anlar oldu mu? Evet. Gömdüm mü? Hayır — henüz. Ve bu "henüz" kelimesi, bu yazının aslında yiğitlik sözüne eklediği tek şeydir:
Yiğitlik, intikam almak değildir. Tahammül etmektir. Ama tahammülün içinde, "henüz" demeyi bilen küçük bir umut tutmaktır. Çünkü o "henüz", kalbin ateşinin tamamen sönmediğinin tek delilidir.
Kalbinizi kinden uzak tutun — bu doğru. Aklınızı endişeden uzak tutun — bu da doğru. Ama umudunuzu, en olunmaz, en bulunmaz yerlere gömmeyin. Umut, tıpkı eski çeşmelerin suyu gibidir: gömdüğünüzde kurumaz, sadece sessizce bekler. Ve bir gün, siz yüzünüzü eğdiğinizde, yine aynı suyu, yine aynı berraklığı görürsünüz. Yeter ki siz, eğilmekten vazgeçmeyin. Fikocanın Fazlarından Biri
✦ ✦ ✦
— Son —
Fikret Gülaçtı
https://fgulacti.blogspot.com/
Instagram: @fikret_gulacti
www.profdrfikretgulacti.com
WhatsApp'ta Paylaş

Yorumlar
Yorum Gönder