İrade, Özyeterlik ve Algılanan Kontrol

 


  İrade, Özyeterlik ve Algılanan Kontrol

Antik Çağdan Aydınlanmaya, Kelâmdan Modern Psikolojiye İnsanın Kendi Hayatı Üzerindeki Yetkisi

Giriş: Kendi Hayatımızın Ne Kadarı Bizim Elimizde?

“Doğru yerde, doğru zamanda olmak” sözü, çoğu zaman hayatta elde ettiklerimizi rastlantıya havale etmenin kibar bir yolu olarak kullanılır. Oysa meseleye biraz daha yakından bakıldığında, bu ifadenin ardında insanlık tarihinin en eski sorularından biri uzanır: Başımıza gelenler ne kadar bize, ne kadar bizim dışımızdaki koşullara aittir? Bir başarı, bir karşılaşma, bir kayıp; tesadüfün mü, çabanın mı, takdirin mi eseridir?

Bu soru, psikoloji laboratuvarlarında “özyeterlik” ve “algılanan kontrol odağı” başlıkları altında incelenmeden çok önce, Atina’da bir stoacının öğrencilerine anlattığı dersin ve Nişâbur’da bir kelâmcının kaleme aldığı satırların konusuydu. Aynı soru, çölde devesini bağlamadan Peygamber’in huzuruna giren bedeviye verilen cevapta da, Aristoteles’in “Nikomakhos’a Etik”inde irade ve tercih üzerine yazdıklarında da karşımıza çıkar. İnsanın kendi fiili, iradesi ve sorumluluğu üzerindeki bu ısrarlı düşünme çabası, bir tarafta teselli, öteki tarafta uyanma çağrısı olarak yankılanır.

Bu yazıda meseleyi üç katmanda ele almayı deniyoruz. İlk olarak, Milât öncesinden Aydınlanma çağına uzanan batı ve yerel düşünce geleneğinde iradenin, tercihin ve kontrolün nasıl kavramsallaştırıldığına bakacağız. İkinci olarak, Kur’ân-ı Kerîm’in insan iradesi, çaba ve sorumluluk hakkında ne söylediğini birkaç temel âyet üzerinden izleyeceğiz. Son olarak, Bandura’nın özyeterlik, Rotter’ın kontrol odağı ve Seligman’ın öğrenilmiş çaresizlik kuramlarıyla modern psikolojinin bu eski soruya ne tür cevaplar ürettiğine değineceğiz. Amaç bir iddiayı kanıtlamak değil; binlerce yıldır farklı dillerde söylenen şeylerin aslında çoğu zaman aynı hakikatin etrafında döndüğünü gösterebilmek.

I. Antik Miras: İrade, Tercih ve “Bize Bağlı Olan”

1. Sokrates ve Platon: Bilgi, Erdem ve Seçim

İnsanın eylemleri üzerindeki sorumluluğu meselesi, sistemli biçimde ilk kez Yunan felsefesinde tartışıldı. Sokrates, kötülüğün bilgisizlikten kaynaklandığını; hiç kimsenin bilerek kötüyü seçmeyeceğini öne sürdü. Bu görüş, insanı kendi eylemlerinin faili kılan erken bir rasyonel irade anlayışının habercisidir. Platon ise ruhu akıl, öfke ve arzu olmak üzere üç parçalı bir yapı olarak tasvir etmiş; erdemli hayatı, aklın diğer iki parçayı yönetmesi olarak tanımlamıştır. Burada dikkat çekici olan, “sahip olduklarımızın” ya da “bulunduğumuz yerin” değil, ruhumuzdaki dengenin iyi yaşamın asıl belirleyicisi sayılmasıdır.

2. Aristoteles: İstemli Eylem ve Prohairesis

Aristoteles, Nikomakhos’a Etik’in üçüncü kitabında, insan eylemlerini istemli (hekousion) ve istemsiz (akousion) olarak ikiye ayırır. Ona göre bir eylemin istemli sayılabilmesi için iki şart gerekir: eylemin ilkesinin failin kendisinde olması ve failin eylemin koşullarını biliyor olması. İstemsiz eylemler ise ya dış bir zorla ya da bilgisizlikle ortaya çıkar. Aristoteles ayrıca “prohairesis”, yani önceden düşünülmüş tercih kavramını geliştirir: erdem ve kötülük, rastgele yapılan şeyler değil, akıl yürütmeye dayalı tercihlerin birikimidir.

Bu çerçevede Aristoteles’in en temel iddiası şudur: Erdem de kötülük de bizim elimizdedir. İnsan, alışkanlıklarını ve tercihleriyle kendi karakterini inşa eder; dolayısıyla övgü ve yergiyi de hak eder. Aristoteles’in iradeye dair bu yaklaşımı, insanın kendi hayatının şekillenmesinde pasif bir seyirci değil aktif bir mimar olduğu anlayışının kökenini oluşturur.

3. Stoacılar: Bize Bağlı Olan ve Olmayan

Belki de kendi elimizdekilerle elimizde olmayanları birbirinden ayırmanın en keskin ifadesi, Stoa okulunda dile gelmiştir. MÖ 3. yüzyılda Kıbrıslı Zenon tarafından kurulan Stoacılık, Seneca (MÖ 4 – MS 65), Epiktetos (yaklaşık MS 50–135) ve Marcus Aurelius (MS 121–180) gibi düşünürlerle birlikte olgunlaşır. Stoacı öğretinin özü, öğrencisi Arrianos tarafından derlenen Epiktetos’un Enchiridion (El Kitabı) adlı eserinin ilk satırlarında berrak biçimde özetlenir:

“Var olan şeylerin bir kısmı bize bağlıdır, bir kısmı bize bağlı değildir. Bize bağlı olan; görüşümüz, eğilimimiz, arzumuz, kaçınmamız ve kısaca bizim kendi eylemimiz olan her şeydir. Bize bağlı olmayan ise; bedenimiz, mülkümüz, şöhretimiz, makamımız ve kısaca bizim eylemimiz olmayan her şeydir.” — Epiktetos, Enchiridion, 

Modern literatürde bu ayırım “kontrol ikiliği” (dichotomy of control) olarak adlandırılır. Epiktetos, doğumundan itibaren köle olarak büyümüş, sonra azat edilip Roma’da ve Nikopolis’te felsefe öğretmiş bir düşünürdür. Kendi hayat tecrübesinden hareketle, insanın gerçek özgürlüğünün dışarıdaki koşullarda değil, o koşullara verdiği yanıtta, yani iç dünyasındaki yargılarında yattığını savunur. Bedenimiz, sağlığımız, servetimiz, başkalarının bizim hakkımızdaki düşünceleri çoğunlukla elimizde değildir; ama bunlar karşısında aldığımız tutum, verdiğimiz anlam ve yaptığımız tercih tamamen bize aittir. Stoacılar için huzur, kontrol edilemeyeni kontrol etmeye çabalamaktan vazgeçip enerjiyi asıl bize ait olan alana yöneltmekten geçer.

Marcus Aurelius’un “Kendime Düşünceler”inde (Meditationes) de aynı tema tekrar tekrar işlenir: Dış dünyadaki olaylar değil, bizim onlara dair yorumumuz ruhumuzu incitir. Bu görüş, yaklaşık iki bin yıl sonra bilişsel davranışçı terapinin temel önermelerinden biri olarak yeniden formüle edilecektir: İnsanı üzen şey olaylar değil, olaylara dair düşünceleridir.

II. İslâm Düşünce Geleneğinde İrade, Kesb ve Sorumluluk

1. Temel Sorun: Kader ve Cüz’î İrade

İslâm kelâmının en erken dönemlerinden itibaren üzerinde en çok düşünülen meselelerden biri, ilâhî kudret ile insan iradesinin ilişkisi olmuştur. Mesele özünde şudur: Allah her şeyin yaratıcısı ve mutlak kudret sahibi ise insanın fiilleri nasıl ona ait olur? İnsan, hiçbir belirleme ve etki olmaksızın mı seçim yapar, yoksa hiçbir özgürlüğü olmayan bir kukla mıdır?

Bu sorunun iki uç cevabı erken dönemde şekillenmiştir. Bir uçta Cebriyye yer alır: İnsanın fiillerinde hiçbir iradesi ve gücü yoktur, her şey Allah tarafından zorla yaptırılır; insan tıpkı rüzgârda sürüklenen bir yaprak gibidir. Öteki uçta ise Mu‘tezile ve ona yakın Kaderiyye bulunur: İnsan kendi fiillerinin gerçek yaratıcısıdır, Allah’ın bu fiillerin oluşumunda doğrudan bir rolü yoktur; aksi takdirde Allah’a zulmün nispet edilmesi gerekir ki bu mümkün değildir.

Ehl-i Sünnet kelâmcıları bu iki ucun arasında bir yol aramıştır. Eş‘arî (ö. 936) ve Mâtürîdî (ö. 944) ekolleri, “kesb” kavramı etrafında farklı nüanslarla da olsa ortak bir formülasyona ulaşmaya çalışmışlardır: Fiilin yaratıcısı Allah’tır, ancak fiil insanın iradesi ve kesbiyle (kazanımıyla) ona nispet edilir. Böylece hem Allah’ın mutlak kudreti hem de insanın sorumluluğu aynı anda korunmak istenmiştir.

2. Eş‘arî ve Mâtürîdî Yaklaşımları

Eş‘arî geleneğinde kesb, insanda hâdis (sonradan yaratılan) bir kudretin fiile yönelmesi olarak tanımlanır; fiil an itibariyle Allah tarafından yaratılırken, onun taatını veya masiyetini belirleyen insanın iradesine bağlı yönelimdir. Ancak bu anlayış çoğu zaman iradeye dar bir alan bıraktığı için sonraki bazı kelâmcılar tarafından “cebr-i mutavassıt” (orta cebr) olarak nitelendirilmiştir.

Mâtürîdî ise insanda iki düzeyli bir iradeden söz eder: “irâde-i külliyye” (genel tercih kapasitesi) ve “irâde-i cüz’iyye” (belirli bir fiile yönelik kesin karar). Ona göre cüz’î irade insana aittir; Allah’ın iradesi fiili yaratırken, hangi fiilin seçileceği insanın cüz’î iradesine bağlı olarak tecelli eder. Bu yaklaşım, iradeyi daha kuvvetli biçimde insana bırakması ve sorumluluğu daha berrak biçimde açıklayabilmesi yönüyle, sonraki Türk-İslâm düşünce geleneğinde yaygın kabul görmüştür.

Her iki ekol de şu ilkede buluşur: İnsan, yaptıklarından sorumlu tutulabilecek ölçüde özgürdür; fakat bu özgürlük Allah’ın kudretinden bağımsız, kendi kendine yeterli bir özgürlük değildir. Ontolojik olarak Allah’a muhtaç, ahlâkî olarak ise hür bir varlık tasavvuru çıkar ortaya.

3. Gazzâlî: Kalbin İhyası ve Ahlâkî İrade

İmam Gazzâlî (1058–1111), İhyâu Ulûmi’d-Dîn adlı devasa eserinde, kelâmî tartışmaları aşıp meseleyi bir iç tecrübe ve terbiye meselesine dönüştürür. Gazzâlî’ye göre insan, nefsinin arzularına teslim olduğu ölçüde iradesini yitirir; nefsin terbiyesi, aklın hâkimiyeti ve kalbin tasfiyesi ile insan yavaş yavaş kendi fiilleri üzerindeki gerçek yetkiye kavuşur. İhyâ’nın özellikle üçüncü cildi (Rub‘u’l-mühlikât), kibir, öfke, haset, dünya sevgisi gibi iç hastalıkların nasıl iradeyi felç ettiğini ve bunların tedavisinin nasıl mümkün olduğunu ayrıntılı biçimde işler.

Gazzâlî’nin yaklaşımında dikkat çeken bir nokta, onun “kendini tanıma” ve “kendini hesaba çekme” (muhasebe) pratiğini, iradenin gerçek anlamda kullanılmasının önkoşulu olarak sunmasıdır. İnsan ancak iç dünyasını gördüğü ölçüde seçimlerinin sahibi olabilir; aksi hâlde, dışarıdan serbest gibi görünse de içeriden tutkularının esiridir. Bu, modern psikolojide öz-farkındalık, üstbiliş ve içgörü gibi kavramlarla yeniden keşfedilen bir düşünce hattıdır.

4. Tedbir ve Tevekkül: Deveni Bağla, Sonra Tevekkül Et

İslâm düşünce geleneğinin belki de halk nezdinde en iyi bilinen ve insanın kendi hayatı üzerindeki yetkisini en açık biçimde özetleyen kaynağı, Tirmizî’nin naklettiği o meşhur hadistir. Hadis şöyle rivayet edilir: Bir adam Peygamber’e gelerek, “Ey Allah’ın Resûlü! Devemi bağlayıp da mı Allah’a tevekkül edeyim, yoksa bağlamadan mı tevekkül edeyim?” diye sorar. Peygamber’in cevabı kesin ve anlamlıdır: “Önce onu bağla, sonra Allah’a tevekkül et.” (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 60)

Bu hadis, İslâm’ın ne saf bir kadercilikle ne de insan iradesini mutlaklaştıran bir kibirle uzlaştığını, aksine ikisi arasında dengeli bir orta yol önerdiğini gösterir. Tevekkül, çalışmayı bırakıp köşeye çekilmek değildir; aksine, insanın elindeki bütün tedbirleri aldıktan sonra sonucu hikmet sahibi olana bırakmasıdır. Hz. Ömer’in boşta gezenlere söylediği rivayet edilen söz de aynı mesajı verir: Gerçek mütevekkil, tohumunu toprağa atan kimsedir, tohumunu cebinde tutarken tevekkülden dem vuran değil.

Bu yaklaşım, psikolojik olarak son derece sağlıklı bir denge sunar. İnsan, kontrol edebildiği şeylerde sorumluluğunu alır, çabasını eksiksiz gösterir; ama sonucun yüzde yüz kendi elinde olmadığını da kabul eder ve bununla barışık yaşar. Böylece hem kaderci bir pasifliğe hem de sonuçları tamamen kontrol etmeye çalışmaktan doğan kaygıya düşmekten korunur.

III. Kur’ân’da İnsanın Çabası, İradesi ve Sorumluluğu

Kur’ân-ı Kerîm, insan iradesi ve sorumluluğu meselesinde son derece dengeli bir dil kullanır. Bir yandan her şeyin Allah’ın bilgisi ve kudreti dâhilinde olduğunu vurgularken, öte yandan insanın çabasını, niyetini ve tercihini âdeta her ayette hatırlatır. Aşağıdaki birkaç temel âyet, bu dengenin nasıl kurulduğunu göstermek için yeterli bir örneklem sunar.

1. Necm Sûresi, 39. Âyet: Çabadan Başkası Yok

“Bilsin ki insan için, kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” — Necm Sûresi, 39

Bu âyet, insan iradesine ve çabasına verilen değerin en yoğun ifadelerinden biridir. Diyanet tefsirinde ve klasik tefsir geleneğinde vurgulandığı üzere, âyet hem ahiret karşılığı hem de dünyevî kazanımlar bakımından bir ilke ortaya koyar: İnsan, kendi emeğinin ve gayretinin meyvesini alır; başkasının yükünü taşıyamaz, başkasının çabasıyla yükselemez. Elmalılı Hamdi Yazır bu âyeti “Doğrusu insanın çalıştığından başkası kendinin değildir” şeklinde çevirmiştir. Süleyman Ateş ise “İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur” demiştir. İfadeler değişse de vurgu tektir: sorumluluğun ve kazancın bireyselliği, çabanın belirleyiciliği.

Bu âyet, bir taraftan kolay başarı beklentisine karşı bir uyarı, diğer taraftan umutsuzluğa düşenlere bir müjdedir. Başkalarının makamı, sahip oldukları ya da tesadüfen bulundukları yerler bize hiçbir şey vermeyecektir; ama sessizce sürdürdüğümüz küçücük bir çaba bile mutlaka karşılığını bulacaktır.

2. Ra‘d Sûresi, 11. Âyet: Değişimin Başladığı Yer

“…Şüphesiz ki bir toplum, kendi iç dünyasındakini değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez…” — Ra‘d Sûresi, 11

Bu âyet, Kur’ân’ın hem bireysel hem de toplumsal düzeyde değişimi nasıl kavramsallaştırdığını gösteren en kritik metinlerden biridir. Diyanet tefsiri, âyetin asıl mesajını şöyle özetler: Değişim dışarıdan değil, içeriden başlar. Bir topluluğun sosyal, ekonomik ve ahlâkî konumu, o topluluğun iç dünyasında bir şey değişmedikçe değişmez.

Modern dilde bu, “dış koşulların dönüşümü, iç dünyanın dönüşümüyle koşulludur” biçiminde ifade edilebilir. Burada dikkat çekici olan, değişim sorumluluğunun nerede konumlandırıldığıdır: ne tamamen bireyin omuzlarında ne de tamamen kader, toplum ya da sistemin. Önce içeride bir kıpırtı başlar; ardından dışarıdaki dünya bu kıpırtıya yanıt verir. Kontrol odağı literatürüyle düşünüldüğünde bu âyet, içsel bir kontrol odağına doğru çağrı gibi okunabilir.

3. Bakara Sûresi, 286. Âyet: Gücünün Üstünde Yük Yok

“Allah hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez. Kişinin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği kötülük kendi aleyhinedir…” — Bakara Sûresi, 286

Bu âyet iki şey söyler aynı anda. Birincisi, insan, taşıyamayacağı bir yükle sorumlu tutulmaz; yani ondan beklenen her şey, onun kapasitesi dâhilindedir. İkincisi, yaptıklarının hem iyisi hem kötüsü kendine aittir. Burada klasik kelâm literatüründeki “kesb” kavramının en berrak ifadelerinden biri görülür: “leha ma kesebet ve ‘aleyha me’ktesebet”.

Bu ayetin çıkardığı mesaj, hem ruhsal sağlık hem de ahlâkî sorumluluk açısından dengeli bir tutum için güçlü bir temeldir: Kimse gücünün üstündekinden sorumlu değildir, ama herkes gücü dâhilinde olandan sorumludur. Bu formül, modern psikolojide “makul sorumluluk” kavramıyla, terapide ise özellikle aşırı suçluluk ya da sorumluluktan kaçma gibi iki ucun tedavisinde defalarca hatırlatılan bir prensiple birebir örtüşür.

4. İnsan Sûresi, 3. Âyet: Yol Gösterildi

“Şüphesiz biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör.” — İnsan Sûresi, 3

Bu kısa âyet, insanın tercih hakkının ilâhî bir hediye olduğunu özlü biçimde ifade eder. Yol gösterilmiştir; fakat hangi yolu tutacağını insan kendi seçer. Burada Mâtürîdî’nin cüz’î irade tanımının âdeta Kur’ânî temeli görülür. İnsan zorlanmış değil, bilgilendirilmiştir; ve bilgilendirilmiş bir varlık olduğu için de sorumluluk taşır.

IV. Modern Dönem: Aydınlanmadan Psikoloji Laboratuvarına

1. Aydınlanma ve Özgür İrade: Locke, Hume ve Kant’a Doğru

Milât öncesinden 18. yüzyıla uzanan sürecin son durağı olarak Aydınlanma düşünürleri, iradeyi daha sistematik biçimde ele aldı. John Locke (1632–1704), “İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme”de (1690) özgürlüğü, insanın arzusuna uygun olarak eyleme geçme ya da eylememe gücü olarak tanımladı. Locke’a göre özgürlük, iradenin değil, kişinin bir özelliğidir; yani “irade özgürdür” demek doğru değildir, “insan bazı fiillerde özgürdür” demek doğrudur.

David Hume (1711–1776), özgür irade ile nedensellik arasındaki gerilimi, bugün “uyuşturmacı” (compatibilist) olarak adlandırılan bir yaklaşımla çözmeye çalışır. Ona göre özgürlük, dış bir zorun yokluğunda insanın kendi iç eğilimlerine göre eyleme geçebilmesidir; bu yüzden nedensellik ile özgürlük birbirini dışlamaz. Immanuel Kant (1724–1804) ise ahlâkî sorumluluğun mümkün olabilmesi için insanın aklına dayalı özerk bir iradeye sahip olması gerektiğini öne sürer. Kant için ahlâk yasası ancak özgür bir varlığa seslenebilir; aksi hâlde ahlâkî yükümlülükten söz etmenin anlamı kalmaz.

Bu üç isim de, farklı kavramsal çerçeveler içinden olsa bile, iradenin varlığına ve insanın kendi eylemlerinin sorumlusu olduğuna vurgu yapar. Onlardan sonra gelen psikoloji, meseleyi spekülatif felsefeden çıkarıp deneysel bir zemine taşıyacaktır.

2. Julian Rotter: Kontrol Odağı Kuramı

Amerikalı psikolog Julian B. Rotter, 1966 yılında Psychological Monographs’ta yayımladığı “Generalized expectancies for internal versus external control of reinforcement” başlıklı çalışmasıyla psikoloji literatürüne “kontrol odağı” (locus of control) kavramını kazandırdı. Rotter’a göre insanlar, başlarına gelen olayların nedenlerini iki farklı yönde algılama eğilimindedir. İçsel kontrol odağına sahip olanlar, hayatlarında yaşadıklarının büyük ölçüde kendi davranışlarının, yeteneklerinin ve çabalarının bir sonucu olduğunu düşünür. Dışsal kontrol odağına sahip olanlar ise olayları şansa, kadere, güçlü başkalarına ya da “doğru yerde doğru zamanda olup olmama” gibi dış etkenlere bağlar.

Rotter’ın kuramı, hayatımızın ne kadarının bizim elimizde olduğuna dair öznel inancın, nesnel gerçekliğimizden bağımsız olarak davranışımızı nasıl şekillendirdiğini göstermesi bakımından çığır açıcıdır. Araştırmalar, içsel kontrol odağının genellikle daha yüksek akademik başarı, daha iyi iş doyumu, daha aktif sağlık davranışları ve strese karşı daha iyi başa çıkma ile ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Ancak aşırı içselleştirme de başlı başına bir sorundur: Elimizde olmayan her şeyi kendi sorumluluğumuzmuş gibi taşımaya başladığımızda, sonuç genellikle kaygı, tükenmişlik ve kendini suçlamadır. Bu nokta, Rotter’ın kuramını Stoacıların “bize bağlı olan ve olmayan” ayırımıyla birlikte düşündüğümüzde daha da anlamlı hâle gelir.

3. Martin Seligman: Öğrenilmiş Çaresizlik ya da Öğretilmiş

Amerikalı psikolog Martin Seligman ve meslektaşı Steven Maier, 1967’de yürüttükleri köpek deneyleriyle psikolojinin en önemli kavramlarından birini keşfetti: öğrenilmiş çaresizlik (learned helplessness). Deneyde bir grup köpek, kaçamayacakları şoklara maruz bırakıldıktan sonra, artık kaçmanın mümkün olduğu yeni bir ortama yerleştirildi. Şaşırtıcı olan şuydu: Köpekler, önlerindeki engeli aşıp rahatça kurtulabilecekleri hâlde bunu denemediler; pasif biçimde şoka maruz kalmaya devam ettiler. Oysa daha önce böyle bir deneyime maruz kalmamış kontrol grubundaki köpekler hemen kaçış yolunu buluyordu.

Seligman’ın vardığı sonuç açıktı: Bir canlı, ne yaparsa yapsın durumu değiştiremediğini öğrendiğinde, sonraki fırsatlar karşısında bile eyleme geçme motivasyonunu kaybedebilir. Sonraki yıllarda Hiroto ve Seligman’ın 1975’teki insan çalışmaları, aynı örüntünün insanlarda da oluştuğunu gösterdi: Kontrol edilemeyen gürültüye maruz bırakılan katılımcılar, yeni bir durumda gürültüyü kapatmak kendi ellerinde olmasına rağmen denemekten vazgeçtiler.

Bu bulgu, depresyonun, kronik stresin, istismar ilişkilerinin ve sosyal yoksunluğun birçok yönünü açıklayıcı bir çerçeve sundu. Daha da önemlisi, “çaresizliğin öğrenildiği” gibi “umut ve kontrolün de öğrenilebileceği” fikrinin önünü açtı. Seligman’ın sonraki çalışmaları (“Learned Optimism”, 1990), insanların olaylara dair açıklama biçimlerini (explanatory style) değiştirerek çaresizlikten çıkıp etkin bir hayata geçebileceklerini gösterdi. Bu noktada Seligman’ın vardığı sonuç, aslında çok eski bir hikmetin laboratuvar versiyonudur: İnsanın hayatını değiştirebilmesi, önce iç dünyasında bir şeyin değişmesine bağlıdır.

4. Albert Bandura: Özyeterlik Kuramı

Kanada asıllı Amerikalı psikolog Albert Bandura, 1977 yılında Psychological Review’da yayımladığı “Self-efficacy: Toward a unifying theory of behavioral change” adlı makalesiyle, bugün bile alanın en çok atıf alan kavramlarından biri olan “özyeterlik” (self-efficacy) kuramının temelini attı. Bandura’ya göre özyeterlik, bir kişinin belirli bir sonucu ortaya çıkarmak için gerekli davranışları başarıyla yerine getirebileceğine dair inancıdır. Bir başka ifadeyle, “yapabilirim” demenin bilişsel zeminidir.

Bandura, özyeterlik inancının dört ana kaynaktan beslendiğini gösterdi: doğrudan başarı deneyimleri, benzer kişilerin başarılarına tanıklık etmek (dolaylı deneyim), sözel ikna (anlamlı birinin cesaretlendirmesi) ve fizyolojik-duygusal durumun yorumlanma biçimi. Bu dört kaynağın en güçlüsü, kişinin kendi başına elde ettiği somut başarılardır. Her küçük başarı, bir sonraki adımda gereken inancı besler; her öğrenilmiş çaresizlik ise bu inancı kemirir.

Özyeterlik kuramı, modern psikolojinin belki de en iyimser ama aynı zamanda en gerçekçi önermelerinden birini içerir: İnsan, doğuştan getirdiği yeteneklerden ibaret değildir; kendi kendine dair inancını besledikçe, kapasitesini genişletebilir. Ama bu inanç da boşlukta oluşmaz; doğru zamanda doğru eylemin içinde bulunulmasıyla, yani tecrübeyle şekillenir.

ÖZETLERSEK: Psikoloji ve Gelenek Neden Aynı Şeyi Söylüyor?

Modern kontrol psikolojisinin üç büyük kuramı — kontrol odağı, öğrenilmiş çaresizlik ve özyeterlik — yan yana getirildiğinde, ortaya şöyle bir tablo çıkar: İnsan, başına gelenleri açıklama biçimi ve yapabileceklerine dair inancı ile kendi hayatının büyük bir bölümünü şekillendirir. Bunu iyi bir biçimde yapmak için ne her şeyi kontrol ettiğine inanmak (ki bu gerçekçi değildir ve tükenmişliğe yol açar), ne de hiçbir şeyin elinde olmadığına inanmak (ki bu çaresizliktir) gerekir.

İşte tam bu dengede, modern psikoloji ile iki bin yıl öncesinden gelen gelenekler şaşırtıcı biçimde buluşur. Epiktetos’un “bize bağlı olan ve olmayan” ayırımı, Rotter’ın içsel-dışsal kontrol odağı kuramının felsefi atasıdır. Gazzâlî’nin nefis terbiyesi ve Mâtürîdî’nin cüz’î irade anlayışı, Bandura’nın özyeterlik kaynaklarıyla aynı insan tasavvuruna yaslanır. Necm 39’un “insan için çalışmasından başka bir şey yoktur” ilkesi, Seligman’ın öğrenilmiş çaresizlikten kurtulmak için önerdiği aktif katılım tavsiyesiyle ruhen akrabadır. Ra‘d 11’in “bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe” hükmü, öz-düzenleme ve öz-farkındalığın modern psikolojideki merkezi konumunu hatırlatır.

V. Sonuç: Doğru Yerde, Doğru Zamanda… Ama Aynı Zamanda Doğru Çabayla

“Doğru yerde, doğru zamanda olmak” elbette hayatımızda bir rol oynar. Ne Stoacılar ne de modern psikologlar bunu inkâr eder. Herkesin elinde doğum yeri, aile, mizaç, sağlık, tarihsel koşul gibi kendi seçmediği bir dizi kart vardır. Ancak binlerce yıldır farklı dillerde, farklı geleneklerde tekrarlanan ortak mesaj şudur: İnsanın kendi hayatındaki en belirleyici etken, sahip olduklarından çok, sahip olduklarıyla ne yaptığıdır.

Aristoteles için bu, istemli tercihleri aracılığıyla karakter inşa etmektir. Epiktetos için, elimizdekine odaklanıp elimizde olmayanı bırakabilmektir. Gazzâlî için, nefsini tanıyıp iradesini Allah’ın rızasına yönlendirmektir. Mâtürîdî için, cüz’î iradeyi doğru kullanmaktır. Kur’ân için, çalışmak, iç dünyasını ıslah etmek, gücü nisbetinde sorumluluk taşımak ve sonucu Rabbine havale etmektir. Bandura için, adım adım başarı biriktirerek “yapabilirim” inancını beslemektir. Rotter için, kontrol odağını içselleştirerek edilgenlikten aktifliğe geçmektir. Seligman için, açıklama biçimini dönüştürerek çaresizliği aşmaktır.

Bütün bu farklı dillerin ardında tek bir antropoloji durur: İnsan, bir yanıyla koşullara bağlı fakat öte yanıyla kendi hikâyesinin esas yazarı olan bir varlıktır. Koşullar bize bir cümlenin başlangıcını yazdırabilir; ama cümlenin nasıl biteceğini büyük ölçüde kendi kalemimiz belirler. Hadisteki bedevinin devesini bağlaması gibi, bizim de üzerimize düşenleri yapmamız, sonra gerisini tevekkülle karşılamamız gerekir. Çünkü iki bin yıl sonra bile geçerliliğini koruyan o eski hakikat şudur: Doğru yerde, doğru zamanda olmak önemlidir; ama doğru yerde, doğru zamanda, doğru çabayla bulunmak çok daha önemlidir.

Kaynakça ve Okuma Önerileri

Klasik Kaynaklar

Aristoteles. Nikomakhos’a Etik. Çev. Saffet Babür. Ankara: BilgeSu Yayıncılık, 2011.

Epiktetos. Düşünceler ve Sohbetler. Çev. Cemal Süer. İstanbul: Sosyal Yayınlar, 1997.

Epiktetos. El Kitabı (Enkheiridion). Çev. Birdal Akar. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.

Marcus Aurelius. Kendime Düşünceler (Meditationes). Çev. Şadan Karadeniz. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Seneca. Ruh Dinginliği Üzerine. Çev. C. Cengiz Çevik. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.

Platon. Devlet. Çev. Sabahattin Eyuboğlu & M. Ali Cimcoz. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.

İslâm Düşüncesi

Gazzâlî, Ebû Hâmid. İhyâu Ulûmi’d-Dîn. Çev. Ahmet Serdaroğlu. İstanbul: Bedir Yayınevi. (Özellikle III. cilt, Rub‘u’l-mühlikât bölümü.)

Gazzâlî, Ebû Hâmid. Kimyâ-yı Saâdet. Çev. A. Faruk Meyan. İstanbul: Bedir Yayınevi.

Mâtürîdî, Ebû Mansûr. Kitâbü’t-Tevhîd. Çev. Bekir Topaloğlu. Ankara: İSAM Yayınları, 2002.

Çağrıcı, Mustafa. “İhyâu Ulûmi’d-Dîn.” TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/ihyau-ulumid-din

Yavuz, Yusuf Şevki. “Kesb.” TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/kesb--kelam

Gölcük, Şerafettin. Kelâm Tarihi. Konya: Esra Yayınları.

Topaloğlu, Bekir. Kelâm İlmine Giriş. İstanbul: Damla Yayınevi.

Kur’ân-ı Kerîm Meali ve Tefsiri. Diyanet İşleri Başkanlığı. https://kuran.diyanet.gov.tr

Aydınlanma Düşünürleri

Locke, John. İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme. Çev. Vehbi Hacıkadiroğlu. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Hume, David. İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma. Çev. Oruç Aruoba. İstanbul: Hacettepe Yayınları.

Kant, Immanuel. Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi. Çev. İoanna Kuçuradi. Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları.

Modern Psikoloji

Bandura, Albert. (1977). “Self-efficacy: Toward a unifying theory of behavioral change.” Psychological Review, 84(2), 191–215. doi:10.1037/0033-295X.84.2.191

Bandura, Albert. (1997). Self-Efficacy: The Exercise of Control. New York: W. H. Freeman.

Rotter, Julian B. (1966). “Generalized expectancies for internal versus external control of reinforcement.” Psychological Monographs: General and Applied, 80(1), 1–28.

Seligman, Martin E. P. & Maier, Steven F. (1967). “Failure to escape traumatic shock.” Journal of Experimental Psychology, 74(1), 1–9.

Seligman, Martin E. P. (1975). Helplessness: On Depression, Development, and Death. San Francisco: W. H. Freeman.

Seligman, Martin E. P. (2007). Öğrenilmiş İyimserlik (Learned Optimism). Çev. Semra Kunt Akbaş. Ankara: HYB Yayıncılık.

Peterson, Christopher, Maier, Steven F. & Seligman, Martin E. P. (1993). Learned Helplessness: A Theory for the Age of Personal Control. New York: Oxford University Press.

Türkçe İlave Okumalar

Frankl, Viktor E. İnsanın Anlam Arayışı. Çev. Selçuk Budak. İstanbul: Okuyan Us Yayınları. — Toplama kamplarından bir psikiyatrın kaleminden, kontrolün neredeyse sıfıra indiği bir ortamda bile insanın iç özgürlüğünü koruyabileceğini gösteren bir klasik.

Dweck, Carol S. Mindset: Başarının Yeni Psikolojisi. Çev. Esra Öztürk. İstanbul: Pegasus Yayınları. — Bandura geleneğinin devamı niteliğinde; sabit zihniyet ile gelişim zihniyetinin başarıyı nasıl şekillendirdiğini gösterir.

Holiday, Ryan. Engel Yoldur. Çev. Zeynep Kurt. İstanbul: Profil Kitap. — Stoa felsefesinin Epiktetos ve Marcus Aurelius çizgisinin modern, anlaşılır bir yorumu.

Irvine, William B. İyi Yaşamak Üzerine: Eski Stoa Sevincinin Keşfi. Çev. Seda Köse. İstanbul: Pinhan Yayıncılık. — Stoacı kontrol ikiliğinin modern hayata uygulanması için güncel bir rehber.

Topbaş, Osman Nuri. Gönül Bahçesinden: Tevekkül ve Çalışma. İstanbul: Erkam Yayınları. — Tevekkül kavramının İslâmî gelenek içindeki anlamı üzerine ulaşılabilir bir çalışma.

Belgesel ve Film Önerileri

The Pursuit of Happyness (Umudunu Kaybetme) — Yön. Gabriele Muccino, 2006. Chris Gardner’ın gerçek hayat hikâyesini anlatan bu film, özyeterlik ve ısrarın somut bir örneğidir.

The Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli) — Yön. Frank Darabont, 1994. Epiktetos’un “dış koşullar değil iç özgürlük” tezinin belki de en güçlü sinematik anlatımı.

Man’s Search for Meaning (İnsanın Anlam Arayışı) — Belgesel/söyleşi kayıtları. Viktor Frankl’ın düşüncelerinin giriş niteliğinde derlemeleri.

12 Years a Slave (Köle) — Yön. Steve McQueen, 2013. Kontrolün neredeyse tamamen elinden alındığı koşullarda insan iradesinin sınırlarına dair sarsıcı bir meditasyon.

Akademik Makaleler (Açık Erişim)

Maier, Steven F. & Seligman, Martin E. P. (2016). “Learned helplessness at fifty: Insights from neuroscience.” Psychological Review, 123(4), 349–367. PMC: https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC4920136/

Bobzien, Susanne. “Choice and Moral Responsibility in Nicomachean Ethics iii 1–5.” (Aristoteles’in irade ve tercih kavramı üzerine ayrıntılı bir inceleme.)

Ünverdi, Veysi. “Eş‘arî Düşüncede Kesb Teorisi.” (Kelâmî kesb tartışmasının sistematik bir özeti.) https://www.vuslatdergisi.com

— ✦ —

Fikret Gülaçtı

fgulacti.blogspot.com  ·  @fikret_gulacti  ·  fikretgulacti24@gmail.com

 

WhatsApp'ta Paylaş

Yorumlar

Popüler