An mı, Anı mı? Yaşananı Yaşarken Bilmek, Geleceğin Belirsizliği ve “Keşke”nin Psikolojisi Üzerine
An mı, Anı mı?
Yaşananı Yaşarken Bilmek, Geleceğin Belirsizliği ve “Keşke”nin Psikolojisi Üzerine
Fikret Gülaçtı • fgulacti.blogspot.com
Bir an yaşıyoruz. Aynı anda, o anın bir gün anı olacağını da içten içe biliyoruz. İşte insan olmanın en tuhaf gerilimlerinden biri burada başlar: yaşarken yaşadığımızın geçici olduğunu bilmek. Bu bilgi, bazen anı derinleştirir, bazen de onu daha yaşamadan eskitir. Bir yandan yeni anlar peşinde koşarız; öbür yandan biriktirdiğimiz, geri dönüp baktığımızda “oradaydım” diyebileceğimiz anılar peşindeyiz. Peki gerçekte hangisi? An mı, anı mı? Yoksa ikisi de aynı şeyin iki yüzü mü?
Bu yazı, tam da bu gerilimin etrafında dolaşıyor: yaşananın bittiğini bilerek yaşamanın insana ne yaptığı, geleceğin belirsizliğinin anın üstüne nasıl bir gölge düşürdüğü, “iyi ki” ve “keşke” cümlelerini neyin üstüne kurduğumuz ve pişmanlığın nasıl olup da bir savunmaya dönüşebildiği üzerine.
An mı Peşindeyiz, Anı mı?
İnsanın yaşadığı şeyle, o şeyi sonradan hatırlama biçimi aynı şey değildir. Nobel ödüllü psikolog Daniel Kahneman bu ayrımı çok net ortaya koyar: içimizde iki ayrı benlik yaşar. Biri “deneyimleyen benlik”tir; tam şu anda hisseden, soluk alıp veren, ânı içeriden tadan benlik. Diğeri “hatırlayan benlik”tir; geriye dönüp olayları kurguya, anlatıya, hikâyeye çeviren benlik. İkisinin okları çoğu zaman aynı yöne çıkmaz.
Hatırlayan benlik, tüm anı eşit ağırlıkta saklamaz. Bir deneyimi büyük ölçüde iki şeyle hatırlar: en yoğun hissedildiği an (zirve) ve nasıl bittiği (son). Buna “zirve-son kuralı” denir. Bu yüzden iki saat süren bir buluşmanın bizde bıraktığı tat, çoğu zaman, son on dakikada ne olduğuyla şekillenir. Hatırlayan benlik bir editör gibidir; kesip biçer, vurgulu yerleri öne çıkarır, sıradan yerleri silikleştirir.
İşte bu yüzden “an mı, anı mı?” sorusu masum değildir. Eğer sürekli anı peşindeysek, aslında deneyimleyen benliği değil, hatırlayan benliği besliyoruz demektir. Manzaranın kendisini izlemek yerine, “bunu bir gün hatırlamak için” fotoğrafını çekmekle meşgulüz. Ve bu meşguliyet, ironik biçimde, hatırlayacak somut bir şey de bırakmaz geriye; çünkü orada tam olarak bulunulmamıştır.
Andayken Anı Olacağının Farkında Olmak: Bir Lütuf mu, Bir Yük mü?
İnsan, andayken o anın bir gün anı olacağını fark ettiği ölçüde, anla kurduğu ilişki değişir. Bu farkındalık iki yönlü çalışır. Bir yönüyle lütuftur: insan, yaşadığının kıymetini yaşarken bilir, yaşananın geçiciliği onu derinleştirir, bir bardak çayın buharı bile bir mucize gibi görünür. Öbür yönüyle yüktür: insan, yaşarken bir parçasıyla zaten “bunu kaybedeceğim” düşüncesindedir, sevincin tam ortasında bir hüzün damarı atar.
Buna “öngörülmüş nostalji” diyebiliriz; henüz uzaklaşmamış olanın uzaklaşacağını şimdiden hissetmek. Polonyalı filozof Krzysztof Michalski’nin de işaret ettiği gibi, insan zamanın tek canlı tanığıdır çünkü tek canlı olarak hem geçmişi hatırlar hem de geleceği tasarlar. Bu çift yönlü zaman bilinci, anı ya zenginleştirir ya da çürütür; hangisi olacağı, kişinin bu bilgiyle ne yaptığına bağlıdır.
Budist psikolojinin ve onun Batı’daki uzantısı olan farkındalık (mindfulness) yaklaşımının merkezinde tam da bu bulunur: yargısız biçimde, yaşananın bittiğini bilmek, ama bu bilginin yaşananı zehirlemesine izin vermemek. Jon Kabat-Zinn’in formülasyonuyla farkındalık, “amaçlı bir biçimde, şu ana, yargılamadan dikkat vermek”tir. Bu pratik, anın geçiciliğini kabul ederek bilakis ona daha derin bir yer açar; çünkü kabul edilen şey, savaşılan şey gibi enerji çalmaz.
Bir Şeyin Biteceğini Bilmek: An Derinleşir mi, Yoksa Eksilir mi?
Biteceğini bilmek, yaşananı kıymetlendirebilir de yaşanmadan gömebilir de. Sosyo-duygusal seçicilik kuramının kurucusu Laura Carstensen’in araştırmaları çarpıcı bir şey gösterir: insanlar zamanlarının sınırlı olduğunu ne kadar somut hissederlerse (yaş, hastalık, ayrılık beklentisi vb.), öncelikleri o kadar değişir. Geniş ufuklara, bilgiye, yeni tanışıklıklara olan ilgi azalır; bunun yerine duygusal anlamı yüksek ilişkilere ve şu anki deneyimin niteliğine yönelirler. Yani biteceğini bilmek, çoğu insanı boğmak yerine berraklaştırır.
Aynı şey ilişkiler için de geçerlidir. Bir ilişkinin biteceğini bilmek (uzun mesafeye taşınma, bir yolculuğun sonu, hastalık, ölüm) bazen ilişkiyi daha da yoğun, daha sahici, daha uyanık kılar. Çünkü artık bir “sonsuz erteleme” lüksü yoktur; söylenmesi gerekenler bugün söylenir, dokunulması gerekene bugün dokunulur. Bu tür anlar, çoğu zaman bir ömrün en parlak hatıralarıdır.
Ama bunun karanlık bir versiyonu vardır. İnsan, ilişkinin biteceğini bildikçe, zihninin bir köşesinde başlar onu çoktan gömmeye. Yaşananı yaşamak yerine, “bu nasılsa bitecek” diyerek savunmaya geçer. Psikolojide buna “anticipatory grief” yani “öngörülmüş yas” denir. Henüz kayıp gerçekleşmemiştir, ama insan kendini şimdiden yas tutuyor gibi hissetmeye başlar. Bu, bazen koruyucudur, ama çoğu zaman yıkıcıdır; çünkü insan, daha kaybetmeden kaybetmiş olur.
“İyi Ki” ve “Keşke”yi Neyin Üzerine İnşa Ederiz?
Hayatın geriye dönüp bakıldığında bıraktığı iki büyük cümle vardır: “iyi ki” ve “keşke”. Bu iki cümlenin neyin üzerine kurulduğunu anlamak, an ile anının ilişkisini anlamak demektir.
Sosyal psikolog Thomas Gilovich ve arkadaşlarının uzun yıllara yayılan araştırmaları, insanın pişmanlıklarına dair çok ilginç bir şey gösterir: kısa vadede insanlar yaptıkları şeylerden pişman olurlar (“keşke yapmasaydım”); ama uzun vadede, hayatlarının sonuna doğru, çok daha büyük bir ağırlıkla yapmadıkları şeylerden pişman olurlar (“keşke yapsaydım”). Yani zaman geçtikçe, eylemden kaynaklı pişmanlıklar yumuşar; eylemsizlikten kaynaklı pişmanlıklar büyür. Çünkü yaptıklarımızı en azından yorumlayabiliriz, anlamlandırabiliriz, ders çıkarabiliriz; ama yapmadıklarımız, hep o boş haliyle, ne olabilirdi sorusunun karanlığında durur.
İşte “keşke” cümleleri çoğu zaman bu boşlukların üstüne kurulur: yaşanmamış anların, söylenmemiş sözlerin, atılmamış adımların, gidilmemiş yerlerin. “İyi ki” cümleleri ise tam tersine, yaşanmış, göğüslenmiş, riske girilmiş anların üstüne kurulur. Hangisinin daha çok birikeceğini, insanın anla nasıl bir ilişki kurduğu belirler.
Bu yüzden “iyi ki” aslında bir an meselesi değil, anlarla kurulmuş tutarlı bir ilişki meselesidir. Tek bir mucizevi an değil, anların içinde tam olarak bulunulmuş olması, geriye “iyi ki” cümlelerini bırakır.
Geleceğin Belirsizliği Anı Ne Kadar Yer?
Anı en çok yiyen şey, çoğu zaman geçmiş değil, geleceğin belirsizliğidir. İnsan zihninin “şimdi”ye sığamayışı, büyük ölçüde, ileride ne olacağına dair sürekli tetikte oluşundan kaynaklanır. Evrimsel olarak bu makul bir şeydir: kestirebilen tür, hayatta kalır. Ama bu tetikte oluş, modern hayatta neredeyse hep açık kalan bir alarmdır.
Belirsizlik üzerine çalışan psikologlar, “belirsizliğe tahammülsüzlük” (intolerance of uncertainty) denilen bir özelliğin, kaygı bozukluklarının ve kronik endişenin merkezinde olduğunu gösterir. Bu özelliği yüksek olan insan, ileride ne olacağını bilmemeyi katlanılmaz bir tehdit olarak yaşar. Ve bu tehditle başa çıkmanın en sık yolu, sürekli düşünmek, planlamak, her ihtimali zihinde provayla bitirmektir. Sonuç şudur: insan, geleceği zihinsel olarak bin kez yaşar, ama şimdiyi bir kez bile yaşayamaz.
Bu, anı geleceğin belirsizliğine kurban etmektir. İnsan, “elimdekiyle ne yapacağım” yerine “elimdeki yarın olmayabilir, o yüzden şimdiden hazır olayım” der ve bu hazırlık, hiç bitmez. Hazırlık ömür olur.
Oysa belirsizlik, yaşamın kusuru değil, kuruluşudur. Erich Fromm’un Sevme Sanatı’nda söylediği gibi, sevmek bir “inanma işidir”; çünkü sevilen kişinin yarın ne yapacağına dair hiçbir garantimiz yoktur ve buna rağmen sevmeyi göze almamız gerekir. Yaşamak da böyledir: garantisi olmadan yaşamayı göze almaktır. Garantisi olduktan sonra yaşamayı bekleyen kişi, hiç yaşamamış olur.
Pişmanlığın Savunmaya Dönüşmesi
Anı geleceğin belirsizliğine kurban eden insan, bunun bedelini eninde sonunda öder. Bedel pişmanlık olarak gelir. Ama pişmanlık ham haliyle çok ağırdır; insan onu çıplak haliyle uzun süre taşıyamaz. Bu yüzden çoğu insan, zamanla pişmanlığını bir savunmaya çevirir.
Bu savunma, psikolojide “bilişsel uyumsuzluk” kavramıyla açıklanabilir. Leon Festinger’ın klasikleşen kuramına göre insan, davranışıyla inancı arasında bir uyumsuzluk hissettiğinde, bu uyumsuzluğun yarattığı gerilimi azaltmak için ya davranışını ya da inancını değiştirir. Davranışı değiştirmek (örneğin geçmişe dönüp başka türlü davranmak) imkânsız olduğu için, insan inancını değiştirir: “zaten doğru olan buydu”, “yapsaydım da zaten olmayacaktı”, “bu benim elimde değildi”, “o da bunu hak etmemişti”.
Pişmanlığın savunmaya dönüşmesinin başlıca biçimleri şunlardır: rasyonelleştirme (“zaten orada kalmam mümkün değildi”), bastırma (“ben artık o günleri düşünmüyorum”), yansıtma (“o ilişkiyi bitiren ben değilim, oydu”), inkâr (“pişman değilim, hiçbir şeyden pişman değilim”) ve son olarak, en kalıcı olanı: anlam yükleme (“o yaşananlar olmasaydı bugün buralarda olmazdım”). Bu sonuncusu çoğu zaman gerçekten iyileştirici olabilir; ama bazen de bir tür ileri seviye savunmadır: pişmanlığı kabul etmek yerine, onu bir kader hikâyesinin içinde eritmektir.
Önemli olan, savunmaları yargılamak değildir; çünkü savunma olmadan insan ayakta duramaz. Önemli olan, bu savunmaların ne pahasına kurulduğunu görmektir. Çünkü savunma kuran kişi, çoğu zaman, savunduğu o yaranın hâlâ orada olduğunu unutur. Yara unutulduğunda iyileşmez; sadece görülmez olur.
Toparlarsak
An ile anı, birbirinin rakibi değildir. Anı, anın geleceğe açılmış kanadıdır; an ise anının bugüne uzanmış köküdür. Derdimiz, ikisini birbirine düşürmek değil, ikisini de besleyen şeyi bulmaktır. O şey de şudur: bulunduğun yerde tam olarak bulunmak.
Bulunulan yerde tam olarak bulunmak, anı derinleştirir; anı derinleştiği için anıya dönüştüğünde de hatırlamaya değer hale gelir. “İyi ki” cümleleri buradan çıkar. Geleceğin belirsizliği yine vardır, hep var olacaktır; ama o belirsizlik, anı yiyecek bir canavar olmaktan çıkıp, anı kıymetlendiren bir çerçeveye dönüşür. Sonunda biteceğini bilmek, bir yas provası değil, bir uyanıklık nedeni olur.
Tavsiyeler
1. Anının değil, anın peşinde olun. Yaptığınız şeyin “iyi bir anı olup olmayacağını” düşünmeyi bırakın; sadece o şeyin içinde tam olarak bulunmaya çalışın. İyi anı, peşinden koşulan değil, ardından kendiliğinden gelen şeydir.
2. Sonu önemseyin (zirve-son kuralı). Bir buluşmanın, bir günün, bir yolculuğun nasıl bittiği, sizde bıraktığı tadın çoğunu belirler. Kötü biten bir gün bile, son on dakikada bilinçli bir kapanışla başka bir hatıraya dönüşebilir.
3. Geçiciliği kabul edin, savunmayın. Bir anı yaşarken kaybedeceğinizi düşünmek normaldir. Bu düşünceyi bastırmak yerine, anın değerini artıran bir hatırlatıcıya çevirin: madem geçici, madem öyle, o zaman şimdi tam buradayım.
4. Belirsizliğe tahammül egzersizi yapın. Geleceğin belirsizliği karşısında sürekli zihninizde provalar yapmayın. Belirsizliği tehdit olarak değil, hayatın kuruluşu olarak görmeye çalışın. Garantisi olmayan şeylere de evet diyebilmek, yaşamanın asıl adıdır.
5. Kendi geleceğinize bir mektup düşünün. Yarınki ben, bugünkü beni nasıl hatırlamak ister? Bu soru, sizi bugünkü ana çekecek en pratik soruların başında gelir. Cevabı çoğu zaman büyük bir şey değil; küçük bir varlık, küçük bir cesaret, küçük bir “oradaydım”dır.
6. Eylemsizlik pişmanlığını tanıyın. Hayatın sonunda biriken pişmanlıkların büyük çoğunluğu yapmadıklarımızdan kaynaklanıyor. Bugün “acaba” dediğiniz bir şey varsa, onu büyük bir eylem olarak değil, küçük bir adım olarak deneyin.
7. Yası önceden yaşamayın. Birinin bir gün yanınızda olmayacağını düşünmek, bugün ona daha iyi bakmanın sebebi olabilir; daha az yaklaşmanın sebebi değil. Öngörülmüş yası, koruma kalkanı yapmayın.
8. Pişmanlığı saklamayın. Pişmanlık, savunmaya dönüştürülmediğinde, en dürüst öğretmenlerden biridir. Kendinize “pişmanım” diyebilmek bir zayıflık değil, bir olgunluktur. Savunmasız söylenen bir “keşke”, çoğu zaman, savunmayla söylenen bin “iyi ki”den daha çok iyileştirir.
9. Fotoğrafsız anlar bırakın kendinize. Bazen telefonu kapatın, bazen fotoğraf çekmeyin, bazen anlatmak için değil yaşamak için orada olun. Kayda almadığınız anlar, çoğu zaman, en çok aklınızda kalanlardır.
10. Günde bir “sebepsiz an” ayırın. Her gün bir anı, hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey hatırlamak için değil, sadece içinde olmak için yaşayın. O an, sizi bütün bir günün ağırlığından kurtaracak küçük bir ada olabilir.
Türkçe Kaynakça
• Kahneman, D. (2018). Hızlı ve Yavaş Düşünme (çev. O. Ç. Deniztekin & F. N. Deniztekin). İstanbul: Varlık Yayınları.
• Tolle, E. (2010). Şimdi’nin Gücü: Gerçeği Arayanların Mutlaka Okumaları Gereken Bir Kitap (çev. S. Ayanbaşı). İstanbul: Akaşa Yayınları.
• Tolle, E. (2014). Şimdi’nin Gücü Uygulama Kitabı (çev. S. Ayanbaşı). İstanbul: Akaşa Yayınları.
• Kabat-Zinn, J. (2017). Neredeysen Oradasın: Farkındalıkla Yaşamak (çev. E. Tunçer). İstanbul: Diyojen Yayıncılık.
• Frankl, V. E. (2018). İnsanın Anlam Arayışı (çev. S. Budak). İstanbul: Okuyan Us Yayınları.
• Fromm, E. (2020). Sevme Sanatı (çev. I. Gündüz). İstanbul: Say Yayınları.
• Yalom, I. D. (2018). Varoluşçu Psikoterapi (çev. Z. İ. Babayiğit). İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
• Yalom, I. D. (2017). Güneşe Bakmak: Ölümle Yüzleşmek (çev. Z. İ. Babayiğit). İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
• Csikszentmihalyi, M. (2017). Akış: Mutluluk Bilimi (çev. B. Satılmış). İstanbul: Buzdağı Yayınevi.
• Russell, B. (2017). Mutluluk Yolu (çev. N. Bezel). İstanbul: Cem Yayınevi.
• Cüceloğlu, D. (2018). Keşke’siz Bir Yaşam İçin İletişim Donanımları. İstanbul: Remzi Kitabevi.
• Cüceloğlu, D. (2019). Yetişkin Çocuklar. İstanbul: Remzi Kitabevi.
• Hökelekli, H. (2017). Ölüm, Ölüm Ötesi Psikolojisi ve Din. İstanbul: Dem Yayınları.
—
Fikret Gülaçtı • fgulacti.blogspot.com • Instagram: @fikret_gulacti
fikretgulacti24@gmail.com

Daniel Kahneman, ikimizin de bu günkü tevafuku olmuş hocam. 🤭😇😎
YanıtlaSil