romantizm mi psikoterapi mi?



Aşağıdaki üç soruya psikodinamik yaklaşım açısından bakınca en önemli nokta şu olur: insanı yalnızca belirti üreten bir organizma gibi değil, çatışmaları, ilişkisel örüntüleri, savunmaları, kayıpları, arzuları ve korkularıyla birlikte ele almak gerekir. Bu yüzden psikodinamik çerçevede danışan “yalnızca hasta” değildir; “tam sağlıklı/ideal insan” diye bir figür de gerçekçi değildir; bir insanın başka bir insanı “iyileştirmesi” ise tek başına mucizevi bir eylem değil, ilişki içinde ortaya çıkan bir dönüşüm sürecidir. Freud’dan başlayıp ego psikolojisi, nesne ilişkileri, kendilik psikolojisi, bağlanma kuramı, aktarım-karşıaktarım çalışmaları ve güncel zihinselleştirme temelli yaklaşımlara uzanan çizgi, bu üç soruya kabaca böyle cevap verir. Psikodinamik terapinin etkili olduğuna, kazanımların tedavi sonrasında da sürebildiğine ve terapötik ilişkinin değişimde merkezi rol oynadığına dair güncel kanıtlar da bu çerçeveyi destekler. 
1. Danışanlar terapiye tümüyle “hasta” mı gelirler?
Psikodinamik açıdan buna verilecek dürüst cevap hayırdır. Danışan terapiye çoğu zaman hem yaralı hem işlevsel, hem çatışmalı hem de kapasite sahibi olarak gelir. Freud’un erken dönem yazılarında semptom, bastırılmış çatışmanın ve uzlaşma oluşumunun bir ürünü olarak görülür; yani semptom yalnızca bozukluk değil, aynı zamanda ruhsal aygıtın kendini ayakta tutma çabasıdır. Anna Freud ve ardından gelişen ego psikolojisi çizgisi, kişide yalnızca patoloji değil, gözlem yapan ego, gerçeklik sınaması, dürtü düzenleme ve savunma örgütlenmesi gibi koruyucu işlevlerin de bulunduğunu vurgular. Güncel psikodinamik tanı anlayışı da yalnız belirtilere bakmaz; kişinin kişilik örgütlenmesi, duygulanım düzenleme kapasitesi, kimlik bütünlüğü, ilişkilenme biçimi ve zihinselleştirme kapasitesine birlikte bakar. Bu nedenle danışan, “tamamen bozulmuş biri” değil, belirli alanlarda zorlanan ve belirli alanlarda kaynak taşıyan bir özne olarak görülür. 
Burada yaygın bir hata şudur: terapiye gelen kişiyi, gündelik hayatta iş göremeyen biriyle özdeşleştirmek. Oysa birçok kişi dışarıdan “iyi işleyen” görünürken içeride yoğun bölünme, boşluk, suçluluk, değersizlik, terk edilme korkusu ya da donmuş yas taşıyabilir. Psikodinamik bakışın değeri tam da burada ortaya çıkar: yüzeydeki başarı ya da uyum, ruhsal bütünlükle aynı şey değildir. Bazı kişiler belirtilerle gelir; bazıları ilişki tekrarlarıyla gelir; bazıları “niye hep aynı şeyi yaşıyorum?” sorusuyla gelir. Yani terapiye başvuru, yalnızca hastalık göstergesi değil, kimi zaman da içgörü potansiyelinin işaretidir. 
Psikodinamik düşünce ayrıca şunu söyler: insanın patolojisi ile gelişim kapasitesi aynı anda bulunabilir. Bir kişi bir yandan inkâr, yansıtma, idealizasyon gibi savunmalara yoğun biçimde başvururken, öte yandan çalışma, sevme, düşünme ve yardım arama kapasitesine de sahip olabilir. Bu nedenle danışanı tek kelimeyle “hasta” diye tanımlamak hem klinik olarak kaba hem de terapötik olarak zararlıdır; çünkü böyle bir etiketleme, kişinin özne konumunu ve iyileşme kapasitesini gölgeler. 
2. Her yönüyle “sağlıklı/ideal” bir insan var mıdır?
Psikodinamik kuram açısından buna da pek olumlu cevap verilmez. Freud’un ünlü “sevme ve çalışma” ölçütü bile mutlak kusursuzluk tanımı değildir; daha çok ruhsal işlevselliğin pratik bir göstergesidir. Sonraki kuramcılar, sağlığı çatışmasızlık olarak değil, çatışmayı taşıyabilme ve işleyebilme kapasitesi olarak görmüşlerdir. Winnicott’un “yeterince iyi” yaklaşımı burada çok önemlidir: sağlıklı insan kusursuz insan değildir; kırılabilirliğini inkâr etmeden yaşayabilen, eksikliği tolere edebilen, ilişkide gerçek olabilen insandır. Güncel yaklaşım da bunu destekler: psikolojik sağlık, savunmasız olmamak değil; duygu, dürtü, çatışma ve ilişki gerilimlerini daha esnek ve bütünlüklü yönetebilmektir. 
Aslında “ideal insan” fantezisi çoğu zaman süperegonun sertleşmiş bir ürünüdür. Kişi kendinden “hiç kıskanmayayım, hiç öfkelenmeyeyim, hiç bağımlılık hissetmeyeyim, hep tutarlı olayım, hep bilinçli seçim yapayım” diye talepte bulunabilir. Psikodinamik bakış bunun gerçekdışı olduğunu söyler. Çatışma, ambivalans ve zaman zaman gerileme insan olmanın parçasıdır. Ruhsal sağlık, bunların hiç yaşanmaması değil; bunlar yaşandığında dağılmadan, inkâra saplanmadan ve başkalarına körleştirici biçimde yansıtmadan bunlarla çalışabilmektir. 

Günümüz farkındalığı da bu noktada psikodinamik düşünceye yaklaşmıştır. Son yıllarda travma, bağlanma, duygulanım düzenleme ve zihinselleştirme alanlarındaki çalışmalar; “sağlık” kavramını sert normallik üzerinden değil, esneklik, öz-farkındalık, ilişki kurabilme ve duyguyu düzenleyebilme üzerinden ele almaktadır. Güvenli bağlanma ve iyi zihinselleştirme kapasitesi, daha olgun savunmalarla ilişkili görünmektedir. Bu da şunu gösterir: sağlık donmuş bir ideal değil, gelişebilen bir kapasitedir. 
Dolayısıyla “her yönüyle sağlıklı insan” sorusu biraz problemli kurulmuştur. Daha doğru soru şudur: kişi kendi çatışmalarını ne kadar tanıyor, duygusunu ne kadar taşıyabiliyor, ötekini ayrı bir zihin olarak ne kadar görebiliyor, ilişkide ne kadar tekrar ediyor ve ne kadar dönüşebiliyor? Psikodinamik klinik, sağlığı mutlak kusursuzlukta değil, kapasite ve esneklikte arar. 
3. Bir insanın başka bir insanı “iyileştirebilmesi” mümkün müdür?
Burada romantik ve klinik cevabı ayırmak gerekir. Romantik cevap “evet, doğru insan her şeyi iyileştirir” der. Psikodinamik cevap ise daha temkinlidir: Bir insan başka bir insanı sihirli biçimde iyileştirmez; ama güvenli, düşünebilen, kapsayıcı, tutarlı ve anlamlandırıcı bir ilişki, kişinin kendi iyileşme kapasitesini harekete geçirebilir. Terapist danışanı “onarılmış nesne” haline getirmez; daha çok onun deneyimini düşünmesine, hissetmesine, adlandırmasına, ilişki tekrarlarını fark etmesine ve yeni bir özneleşme imkânı geliştirmesine yardım eder. Terapötik ilişkinin sonuç üzerindeki etkisine ilişkin araştırmalar da bu ilişkinin neredeyse tüm terapi ekollerinde güçlü bir belirleyici olduğunu göstermektedir. 
Psikodinamik literatürde bunun mekanizmaları aktarım, karşıaktarım, kapsama/containment, holding, yorumlama, duygulanım düzenleme ve zihinselleştirme üzerinden açıklanır. Danışan geçmişteki önemli ilişkilerden getirdiği beklenti ve duygulanımları terapiste taşır; buna aktarım denir. Terapist de buna yalnız teknik bir figür olarak değil, kendi duygusal tepkileriyle karşılık verir; buna karşıaktarım denir. Güncel anlayışta karşıaktarım yalnız terapistin “kişisel kusuru” olarak değil, hasta-terapist alanında birlikte oluşan ve dikkatle kullanıldığında klinik bilgi sağlayan bir olgu olarak görülür. Ancak bunun verimli olması için terapistin kendi kör noktalarını tanıması, süpervizyon ve öz-çalışma yapması gerekir. 


O yüzden “bir insan başka bir insanı iyileştirir mi?” sorusuna en doğru cevap şudur: Bir insan, özellikle terapist, ötekinin iyileşmesini taşıyan koşulları kurabilir; ama iyileşmeyi onun yerine yapamaz. Terapist kurtarıcı değildir. Danışan da pasif alıcı değildir. İyileşme, ilişkide ve ilişkiden öğrenerek gerçekleşen ortak ama asimetrik bir süreçtir. Asimetri önemlidir; çünkü bu ilişki arkadaşlık ya da karşılıklı dertleşme değildir. Terapist, danışanın yükünü paylaşırken kendi ihtiyaçlarını merkeze koyamaz; çerçeveyi korur, sınırları tutar ve ilişkiyi danışanın yararına işler. 
Psikoterapist–danışan ilişkisi: neden merkezîdir?
Psikodinamik terapide ilişki sadece “iyi hissettiren ortam” değildir; bizzat çalışmanın malzemesidir. Danışanın başkalarıyla kurduğu örüntüler terapi odasında yeniden sahnelenir. Örneğin sürekli eleştirileceğini bekleyen bir danışan, terapistin nötr bir sessizliğini bile yargı olarak duyabilir. Sürekli terk edilmekten korkan biri, seansın bitişini bile duygusal bir atılma gibi yaşayabilir. Yoğun idealizasyon eğilimindeki biri, terapisti önce kusursuzlaştırıp sonra küçük bir hayal kırıklığında değersizleştirebilir. Bunların her biri yalnız “yanlış algı” değil, geçmiş ilişkisel deneyimlerin bugündeki örgütlenmesidir. Terapötik ilişki bu tekrarları görünür kıldığı için iyileştirici bir laboratuvar işlevi görür. 
Ancak burada kritik nokta şudur: her tekrar otomatik olarak iyileştirici değildir. Aynı yarayı yeniden canlandırmak bazen fayda değil zarar getirir. Bu yüzden terapistin zamanlama, doz ve hastanın kapasitesine duyarlı olması gerekir. Aktarım yorumları rastgele ya da erken yapılırsa ittifakı bozabilir; dikkatli, seyrek ve hastanın taşıyabileceği şekilde yapıldığında ise semptomda, ilişkilerde ve içgörüde yarar sağlayabilir. Bu bulgu özellikle aktarım yorumuna ilişkin güncel gözden geçirmelerde vurgulanmaktadır. 
Günümüz farkındalığıyla eklemek gerekir ki iyi terapötik ilişki sadece “yorum yapabilmek” değildir. Güvenlik, duygusal düzenleme, kültürel duyarlılık, travma bilgisi, sınırların açıklığı ve terapistin otoriteyi kötüye kullanmaması da bu ilişkinin parçasıdır. Özellikle travma yaşamış danışanlarda, yoğun yüzleştirme ya da erken yorumlama yerine önce güvenli çerçeve, duygulanımı regüle etme ve zihinselleştirmeyi destekleme daha uygundur. Zihinselleştirme temelli ve bağlanma odaklı çağdaş psikodinamik yaklaşımlar bunu açık biçimde vurgular. 
Savunma mekanizmaları: bilinçsiz mi, bilinçli mi?
Klasik psikanalitik tanıma göre savunmalar esas olarak bilinçdışı ya da otomatik süreçlerdir. Ama burada sık yapılan hata, “bilinçdışıysa tamamen ulaşılmazdır” diye düşünmektir. Savunma bilinçdışı olabilir; fakat sonuçları ve izleri fark edilebilir. Kişi bastırdığını doğrudan bilmeyebilir ama neden her yakınlıkta ansızın soğuduğunu, neden eleştiri alınca aşırı öfkelendiğini, neden başarısızlık olasılığında işi ertelediğini terapi içinde fark etmeye başlayabilir. Güncel literatürde savunmalar, örtük duygu düzenleme biçimleri olarak da ele alınmaktadır. Bu, psikodinamik kuramla çağdaş duygu düzenleme araştırmaları arasında önemli bir köprü kurar. 
Savunmanın bilinçsiz kullanımı genellikle daha katı, tekrar eden ve bağlama duyarsız bir örüntü oluşturur. Örneğin inkâr, kişinin tehdit edici gerçeği hiç görmemesine; yansıtma, kendi kabul edemediği duyguları sürekli başkalarına yüklemesine; bölme, insanları ya tamamen iyi ya tamamen kötü görmesine; yüceltme yerine acting out, gerilimi düşünmeden davranışa dökmesine yol açabilir. Bu durumda savunma kısa vadede kişiyi korur ama uzun vadede ilişki, gerçeklik değerlendirmesi ve benlik bütünlüğüne zarar verebilir. 
Bilinçli kullanım dediğimiz şey ise teknik olarak savunmanın kendisinin tam bilinçli hale gelmesi değil, kişinin savunma eğilimine dair farkındalık kazanması ve daha olgun, daha esnek yollar seçebilmesidir. Mesela kişi “şu anda çok incindim, bunu inkâr edip küçümsemeye gidiyorum” diye fark etmeye başladığında, savunma kör otomatiklikten çıkar ve düşünme alanına girer. Bu durumda mizah, bastırma yerine erteleme, yüceltme, beklentiyi ayarlama, duyguyu söze dökme gibi daha olgun savunmalar devreye girebilir. Psikodinamik tedavilerde hedef, savunmaları tamamen yok etmek değil; daha az ilkel, daha esnek ve bağlama uygun hale getirmektir. 
Burada önemli bir eleştiri de yapmak gerekir: son yıllarda sosyal medyada “savunma mekanizman şu” diye yapılan hızlı etiketlemeler klinik açıdan çoğu zaman yüzeyseldir. Bir davranışın savunma sayılması için bağlam, tekrar, işlev ve kişilik örgütlenmesi dikkate alınmalıdır. Her susma bastırma değildir; her neşelendirme manik savunma değildir; her rasyonelleştirme de patolojik değildir. Klinik soru “hangi savunmayı kullanıyor?” kadar “neye karşı, ne zaman, ne yoğunlukta, hangi bedelle kullanıyor?” sorusudur. 
Savunma mekanizmaları bu üç soruya nasıl bağlanır?
İlk soruda, yani danışanın “tümüyle hasta” olup olmadığı konusunda savunmalar bize şunu gösterir: semptom ve savunma yalnız bozukluk belirtisi değildir; aynı zamanda ruhsal hayatta kalma çabasıdır. Kişi zamanında başka türlüsünü yapamadığı için belirli savunmalar geliştirmiş olabilir. Bu, davranışı onaylamak anlamına gelmez; ama işlevini anlamadan değiştirmek de kolay değildir. Psikodinamik terapinin etik ve klinik gücü, savunmayı düşmanlaştırmadan anlamaya çalışmasında yatar. 
İkinci soruda, yani “ideal insan” meselesinde savunmalar şunu öğretir: sağlıklı insan savunmasız insan değildir. Herkes savunma kullanır. Farkı belirleyen şey, savunmanın derecesi, esnekliği ve gerçeklikle ilişkisini ne kadar bozduğudur. Olgun savunmalar yokluk değil dönüşüm üretir; ilkel savunmalar ise çoğu zaman ilişkiyi ve düşünmeyi daraltır. Bu yüzden ruhsal sağlık, savunmaların tamamen kalkması değil, daha olgun savunma örgütlenmesine geçiştir. 
Üçüncü soruda, yani “bir insan başka birini iyileştirebilir mi?” sorusunda savunmalar terapötik ilişkinin neden bu kadar önemli olduğunu gösterir. Savunmalar özellikle ilişki içinde aktive olur. Danışan terapiste güvenmek istediği anda savunması yükselir; tam anlaşılacağı sırada küçümseme, şaka, entelektüelleştirme ya da kaçınma devreye girebilir. Terapistin görevi bunu kırmak değil, önce fark etmek ve anlamlandırmaktır. Çok sert müdahale savunmayı daha da güçlendirebilir; iyi ayarlanmış müdahale ise savunmanın ardındaki korkuyu görünür kılar. 
Günümüz farkındalığı: psikodinamik bakış neyi koruyor, neyi güncelliyor?
Güncel klinik anlayış, klasik psikodinamik kavramları tümüyle terk etmiş değildir; ama bazılarını daha dikkatli kullanmaktadır. Örneğin bugün “her şey çocukluk cinselliğine iner” gibi indirgemeci bir çerçeve savunulmaz. Bunun yerine bağlanma, travma, duygu düzenleme, zihinselleştirme, bedensel deneyim ve ilişki güvenliği daha bütünlüklü şekilde ele alınır. Yani çağdaş psikodinamik yaklaşım, Freudcu çekirdeği korurken onu ilişkisel, gelişimsel ve ampirik verilerle genişletmiştir. 
Ayrıca günümüz perspektifi terapistin gücünü daha fazla sorgular. Eski otoriter nötrlük ideali bugün daha eleştirel okunur. Terapistin etik sınırları, kültürel konumu, cinsiyet ve güç ilişkileri, travma duyarlılığı ve karşıaktarım farkındalığı daha çok önemsenir. Bu, psikodinamik terapinin zayıflaması değil; daha sorumlu hale gelmesidir. İlişki hâlâ merkezde, ama artık bu ilişki yalnız yorumlayan bir otoritenin değil, düşünebilen ve kendi etkisini de hesaba katan bir klinisyenin ilişkisi olarak görülür. 
Sonuç
Bu üç sorunun ortak cevabı şudur: Psikodinamik açıdan insan ne yalnızca hastadır ne de kusursuzca sağlıklıdır. İnsan çatışmalı, savunmalı, ilişkisel, kırılgan ve aynı zamanda gelişebilir bir varlıktır. Terapiye gelen kişi tümüyle bozuk biri değil; çoğu kez acısı, tekrarı ve savunması kadar kaynakları da olan bir öznedir. “İdeal insan” diye bir figür gerçekçi değildir; daha gerçekçi olan, eksiklik ve çatışmayı taşıyabilen, duygusunu düzenleyebilen, kendini ve ötekini düşünebilen insandır. Bir insan başka bir insanı sihirli biçimde iyileştirmez; ama terapötik ilişki, aktarım ve karşıaktarımın dikkatli kullanımı, savunmaların fark edilmesi ve daha olgun işlenmesi sayesinde kişi kendi ruhsal kapasitesini yeniden kurabilir. Psikodinamik yaklaşımın bugüne kalan en güçlü yanı da budur: semptomun altındaki kişiyi, kişinin altındaki ilişki tarihini ve ilişkinin içindeki dönüşüm imkânını birlikte görebilmesi. 
 kaynaklar
Freud, S. (1894). The Neuro-Psychoses of Defence.
Freud, S. (1917). Mourning and Melancholia.
Freud, A. (1936). The Ego and the Mechanisms of Defence.
Winnicott, D. W. (1960/1965 çizgisi). “Yeterince iyi anne”, holding environment ve gerçek/yalancı kendilik yazıları.
Kernberg, O. Psikodinamik kişilik örgütlenmesi ve sınır kişilik üzerine çalışmaları.
Kohut, H. Kendilik psikolojisi çalışmaları.
Gabbard, G. O. Karşıaktarım ve çağdaş psikanalitik teknik üzerine çalışmaları.
Bateman, A., & Fonagy, P. Zihinselleştirme temelli tedavi çalışmaları.
Shedler, J. (2010). “The efficacy of psychodynamic psychotherapy.” American Psychologist. 
Fonagy, P. ve arkadaşları. Psikodinamik psikoterapilerin etkililiği üzerine derleme. 
Ardito, R. B., & Rabellino, D. (2011). Terapötik ittifak ve sonuç ilişkisi derlemesi. 
Parth, K. ve arkadaşları (2017). Aktarım ve karşıaktarım derlemesi. 
Gabbard, G. O. (2020). Çağdaş psikiyatride karşıaktarımın rolü. 
Tanzilli, A. ve arkadaşları (2021). Bağlanma, zihinselleştirme ve savunma mekanizmaları ilişkisi. 
Palmieri, A. ve arkadaşları (2022). Psikodinamik ve bilişsel terapilerde duygu düzenleme/savunmalar. 
Di Giuseppe, M., Perry, J. C. ve ilgili DMRS literatürü. Savunmaların çağdaş ölçümü ve klinik kullanımı. 


Bu soruların aklıma düşmesini sağlayan Kemal Turan ve GPD AKADEMİYE çok teşekkür ederim. Yazının kalan kısmında post modern kuramlarına göre nasıl olacağına bakacağım. 

WhatsApp'ta Paylaş

Yorumlar

Popüler